22 Kasım 2014 Cumartesi

Besmele yeter

Bismillahir-rahmanir-rahim.
Bilirsiniz, alimler "Kuran Bakara suresinde, Bakara Fatiha'da, Fatiha ise Besmele'de özetlenmiştir." derler.
Yine denilir ki, insanın tüm ihtiyaçlarına Kuran'da bir cevap vardır.
Bu iki hükmü birleştirdiğimizde, karşımıza şu sonuç çıkıyor: "İnsanın tüm ihtiyaçlarına bir cevap, Besmele'de vardır."
Peki bu mümkün mü? Nasıl olur da, yaratıcımızın üç isminden oluşan Besmele, bir insanın hemen tüm ihtiyaçlarına cevap verebilir?
O zaman önce insanın temel ihtiyaçlarına bakalım:
İnsan, hayatını sürdürebilmek için, üç şeye muhtaçtır:
Birincisi: Kendisi için faydalı ve zararlı olacak şeyleri ayırt etmek,
İkincisi: Faydalı şeyleri elde etmek,
Üçüncüsü: Zararlı şeylerden sakınmak.
Bunları yapabilen bir insan, hayatını dengeli ve sağlıklı biçimde sürdürebilir.
İşte Besmele'de anılan üç isim, tam da bu üç temel ihtiyaca bire bir denk düşmektedir.
Şöyle ki:
1-İnsan için neyin faydalı, neyin zararlı olduğunu bilmek, ancak insanı ve her şeyi yaratan Allah'ın bilebileceği bir şeydir. Baştaki 'Allah' buna işaret eder.
2-İhtiyacı olan faydalı şeyleri yaratan ve insana ikram eden, onu besleyip büyüten, 'Rahman'dır. Zaten Rahman, Rezzak (rızık veren, besleyen) anlamındadır.
3-Korktuğu, çekindiği zararlı şeylerden insanı koruyabilecek, olan ise, ancak 'Rahim' olan zattır. Onu esirgeyen, koruyan Rabbidir.
Özetle, iyiyi-kötüyü ayırmak, iyiyi elde edip kötüden de uzak kalmak için, Allah, Rahman ve Rahim olan zat, insana yeter.
Yani, insanın tüm temel ihtiyaçları için, sadece Besmele yeter.
Ve ne ilginçtir ki, 'Besmele' isminin başındaki 'bes' hecesi, Farsça 'yeter' anlamındadır.


19 Kasım 2014 Çarşamba

Zerdüşt kimdir?

Zerdüşt'ün İsa'dan 600 yıl kadar önce, bugünkü İran'da yaşadığı kabul edilmektedir. Gerçek bir peygamber olduğu, hak bir din getirdiği, zamanla dininin bozulduğu, özellikle de Sasaniler döneminde yozlaştığı düşünülmektedir.
Zerdüştlük başlangıçta tek bir tanrı inanışı üzerine şekillenmiştir. Tanrı'nın adı Ahura Mazda'dır. Hürmüz adı da kullanılır. Her şeyi o yaratmıştır. 'Sınırsız bir nur' olarak tarif edilir. İnsanlardan istediği ise, doğru olmak ve doğruluk için mücadele etmektir. Dini kutsal metni Avesta'daki temel kurallar, "Doğru şeyler düşün, doğru sözler söyle, doğru işler yap." şeklinde özetlenir.
Bu dinde kötülüklerin kaynağı olarak tanımlanan Ehriman, şeytan kavramına eştir. Ancak zamanla Ehriman 'kötülük tanrısı' olarak yorumlanmış ve Zerdüştlük tek tanrı inanışından uzaklaşmaya başlamıştır. Ahura Mazda için kullanılan bazı sıfatlar da, zamanla ayrı ilahlar olarak tarif edilince, çok tanrılı bir din ortaya çıkmıştır.
Saf Zerdüşt dininde günde 5 vakit ibadet edilir. İbadet, Ahura Mazda'nın nurunu temsilen, Güneş'e yönelerek yapılır. Gece ibadetlerinde ise, yine nuru temsilen bir ateşe yönelme şartı vardır.
Bu yönelmeler, zamanla Güneş'e ve ateşe tapma olarak algılanmış ve saf bir tevhid dini, puta tapıcı bir görünüme bürünmüştür.
Zerdüşt'ün hayat hikayesi hakkında çok fazla ayrıntı yoktur. Ancak annesinin 15 yaşında ve bakire iken, bir ışık huzmesi tarafından hamile bırakıldığı rivayet edilir.
Zerdüşt 20 yaşlarında inzivaya çekilir ve yaratıcıyı aramaya başlar. Sonunda 30 yaşlarında melek aracılığı ile vahiy iner ve peygamber olur.
Dinini tebliğ etmeye başladığında, uzun süre büyük baskı, alay ve işkencelerle karşılaşır. İlk 10 yıl içinde kendisine sadece bir tek kişinin inandığı nakledilir.
Su üzerinde yürüme gibi mucizeler de gösterdiği söylenen Zerdüşt'ün, göğe çıkarak yaratıcı ile de görüştüğü aktarılmaktadır.
Zerdüştlükte, ölen insanların iyi ve kötü işlerinden hesaba çekileceği, sonra da Cinvat denilen bir köprü üzerinden geçeceklerine inanılır. Köprüden geçebilenler sonsuz mutluluğa kavuşacaklar, düşenler ise günahları temizlenene dek azap göreceklerdir.
Zerdüşt'ün, kendisinden 3000 yıl kadar sonra, kötülüğün mağlup edileceği bir altın çağın geleceğini haber verdiği de bilinmektedir. Bunu sağlayacak kişi, Saoşyant adıyla anılır ve Zerdüşt gibi, bir bakireden doğacağına inanılır. Saoşyant ismi ise, 'rahmet' anlamına gelmektedir.
Kısacası denilebilir ki, bizim 'batıl din' diye isimlendirdiğimiz nice inanış, aslında bir peygamberin getirdiği hak dinin, zamanla yozlaşmasından oluşmaktadır. Zaten o eski devirlerde, bir insanın “Haydi ben bir din uydurayım.” demesi ve başarılı olması çok da mantıklı bir ihtimal değildir.
Yani Allah, en ücra yörelerdeki kabileleri bile rehbersiz bırakmamış, dinini bildirmiş, ama en doğru dinler bile, dar fikirli takipçilerince zamanla tanınamaz derecede bozulmuşlardır.
İlginçtir ki, bir dinin resmi devlet ideolojisi haline gelmesi, yayılmasını kolaylaştırırken, bozulma sürecinin de en önemli halkası olmaktadır. Nitekim Sasani devleti'nin Zerdüşt dinini benimsemesi, bu dinin yayılıp yerleşmesini sağlarken, bozulmasında da ciddi rol aynamıştır. Tıpkı Roma imparatorluğu'nun Hristiyanlığı kabulünde olduğu gibi.
Not: Bu son nokta, devlet desteğine hevesle bakanlara özellikle duyurulur.
Küçük bir ek: Budizm'in eski adı Brahmanizm'dir. Brahman adının ise İbrahim'den geldiği düşünülmektedir. Yani Budizm de köken olarak hak bir dinden kaynaklanıyor olsa gerektir. Nitekim 'kuyuya düşen iki adam' üzerine anlatılan temsili hikaye, hem Budist metinlerde geçer, hem de Hz. İbrahim'in sayfalarında.
İkinci bir ek: Eski peygamberlerin bazılarının vefatından sonra, onlara inanan kişilerin, onların öğretilerini hatırda tutmak amacı ile heykellerini yaptıkları, giderek bu davranışın puta tapma şekline dönüştüğü de ileri sürülmektedir.

7 Kasım 2014 Cuma

Kötü huylu anne-babaya itaat

Soru: “Anne-babamızı sevmek, her durumda şart mıdır? Örneğin katil, hırsız, dolandırıcı, kısacası 'kötü' bir anne veya babayı sevmek ve onlara iyi davranmak zorunda mıyız?”
Cevap: Anne-babaya itaati emreden en açık ayet, Lokman suresinde geçer. Önce kısa açıklaması ile orayı okuyalım:
14. “BİZ İNSANOĞLUNA, ANA-BABASINa güzelce itaat etmesini ve onlara her zaman iyi davranmasınI EMRETTİK. fakat annenin yeri bambaşkadır. çünkü ANNESİ, NİCE SIKINTI VE MEŞAKKATLERE KATLANARAK ONU dokuz ay boyunca karnında TAŞIDI. bununla da kalmadı, tam İKİ YIL BOYUNCA ONU EMZİRDİ ve gece-gündüz demeden uykusunu, rahatlığını terk ederek onun bakımıyla ilgilendi. öyleyse, ey insan; BANA VE ANA-BABANA ŞÜKRET! unutma ki, DÖNÜŞün BANADIR!
15. EĞER annen veya baban, hükmüne kayıtsız-şartsız itaat edileceğine dair HAKLARINDA HİÇBİR BİLGİ ve belgeYE SAHİP OLMADIĞIN birtakım putları, önderleri, efendileri ve sahte ilahlarI mutlak itaat makamına çıkararak BANA EŞ VE ORTAK KOŞMANI SANA EMREDERLERSE, O ZAMAN ONLARA İTAAT ETME. fakat bu durumda bile, ana-babanı terk etme; ONLARA BU DÜNYADA yaşadıkları sürece İYİLİKLE DAVRAN. bununla birlikte, sırf ataların oldukları için onları kendine örnek ve önder kabul etme; aksine, BANA YÖNELEN ve yalnızca bana kulluk eden ilim ve ahlak sahibi müminLERİN YOLUNU İZLE.
İşte bu ayet ve birçok hadisten anlıyoruz ki, meşru dairede oldukları sürece, anne-babaya itaat etmek, onları olabildiğince razı etmeye çalışmak şarttır. Allah'ın emrine uymayan tavırlarında ise onlara uymamakla beraber, yine de tatlı sözle gönüllerini almak gerekir.
Dediğiniz gibi bariz kötü özellikleri olan anne-babalar için ise en doğru tavır, onlara acımak ve düzelmeleri için dua etmektir. Zira bu dünyada çevresine, hatta çocuğuna bile zarar veren bir insan, gerçekte acınası bir haldedir. Kısa bir zulüm dönemi sonrası, gerek yaşlılığında, gerekse hesap gününde, kaybedenlerden olacaktır. Bu durumdaki birisine kızılmaz, olsa olsa acınır.
Hz İsa'dan: "Eğer biz Allah'tan hatalarımızı affetmesini bekliyorsak, bize karşı hata yapanları affetmeliyiz ki, Allah'tan af dilemeye yüzümüz olsun." ve "Acımasızca cezalandıran, acımasızca cezalandırılacaktır."
Burada “Bana babanı anlat” yazısında değindiğimiz bir konuyu da vurgulayalım: Eğer bir çocuk, anne veya babasının bir huyundan nefret ediyor, bu huyun sebebini de anlamıyor ve sadece "Büyüdüğümde ben onun gibi olmayacağım." diyorsa, (sıkı durun) büyüdüğünde aynen onun gibi olur.
Neden mi? Bir kere, biz o özelliğin genetik yönünü almışızdır. O sevmediğimiz huya dair bir potansiyel, içimizde vardır.
Ayrıca çocuklukta yaşanılan ortam, kişilikte derin izler bırakır. "Kıratın yanında duran, ya huyundan, ya suyundan kapar." Ve "Üzüm üzüme baka baka kararır."
Dolayısıyla anne-babanın hoşumuza gitmeyen özelliklerini anlamaya çalışmak zorundayız. Yaftalamakla varacağımız sonuç, giderek onlara benzemektir.
Anlama deyince 'empati'yi kast ediyoruz. Yani, kendisini onların yerine koyabilmeyi. Ama dikkat edin, bu "Ben onun yerinde olsam, şöyle yapardım, böyle yapmazdım." demek değildir. "Acaba nasıl düşünüp ne hissediyor ki böyle davranıyor?" demektir. O davranışın altındaki sebepleri bulmaya ve çözmeye çalışmaktır.
İşte bunu yapabilirsek, hem aynı duruma düşmekten kurtuluruz, hem de onlara faydamız olabilir.
Bu kadar uğraşamam.” demeyin. Varlık sebebiniz olan o insanlarla aranızda anlayış ve şefkat dolu bir diyalog olması, en başta sizin çıkarınızadır. Ben bunca senelik hayatımda, anne-babasıyla arası bozuk olup da, ruhen sağlıklı olan hiç kimse görmedim.


31 Ekim 2014 Cuma

Köprü Kırtasiye

Yıl 1985. Tıp Fakültesini bitirmişim. Mecburi hizmet kurası çekeceğim. O dönemde genellikle doğudaki köy sağlık ocakları çıkıyor kurada. Acaba neresi çıkacak? Sonraki iki yıl boyunca nerede ve nasıl bir hayat süreceğimi merak ediyorum.
O ara bir gün nişanlım, "Rüyada nereye gideceğini bana söylediler." dedi, "Bilecik'ti sanırım." Biraz şaşırdım. Batıda bir yer çıkması çok küçük bir ihtimaldi zira.
Kura çekimi sonrası elimdeki kağıtta 'Şanlıurfa Birecik Babahat Sağlık Ocağı' yazıyordu. Nişanlım rüyasında Birecik'i Bilecik anlamıştı belli ki.
Her neyse, konu dışı bir alıntıydı bu. Kaderin varlığına minik bir delil olarak yazdım.
Sivas'tan ötesini hiç bilmeyen birisi olarak, Birecik çıkınca biraz tedirgin olmadım değil. Üstelik ilçe merkezi de değil, küçük bir sınır köyüydü gideceğim yer. Ve hiç bilmediğim bir çevre. Allah'tan ülkenin dört bir yanında, ortak paydalarımız olan dostlar eksik değil. Hemen ufak bir araştırma yaptım. "Birecik'te arkadaşlardan var mıdır?" Köprü Kırtasiye'nin adını verdiler.
Yolculuk günü geldi. Urfa otobüsüne bindim. Hayli farklı bir ortam var tabii. Biraz gariplik çöktü. Açtım, Gençlik Rehberi'ni okumaya başladım. Koridorun öbür tarafında, tam hizamda oturan delikanlı, birden hareketlendi. Bana bakmaya başladı. Okumaya devam ettim. Birkaç dakika sonra omuzuma dokundu.
"Selamun aleyküm abi."
"Aleyküm selam."
"Nereye gidiyorsunuz?"
"Birecik."
"Ben de Birecik."
Gülümsedik. Yolculuk sebebimi sordu. Anlattım.
"Birecik'te tanıdığınız var mı?" dedi.
"Yok." dedim. "Ama bana bir adres verdiler. Köprü Kırtasiye."
"Köprü Kırtasiye biziz abi."
"!!!"
Olacak şey değildi. Bana adresi verilen kişi, sonraki iki yıl boyunca en yakın dostum olacak olan sevgili Mehmet Çemberlitaş, ilk yolculuğumda tam yanıma düşmüştü.
Tesadüf yok, sahipsiz değiliz, Allah büyük.
Konu açılmışken, yine o dostumla ilgili bir anımı da ekleyeyim.
Bir yıl kadar sonraydı. Artık Urfa'da çalışıyorum. Ama hafta sonları sık sık Birecik'e gidiyorum. Bir pazar akşamı Birecik'ten Urfa'ya döneceğim. Minibüse bindim.
Aracın hareket anı yaklaştığı sırada, aniden fark ettim ki, yanımda para kalmamış. Cebimdeki bozukluklar minibüse belki yeter, belki yetmez. İnip arkadaşları bulsam, gece geç vakte kalacağım. Minibüsler çok seyrek. Böyle gitsem, Urfa'da indiğim yerden 4-5 kilometre yol yürümem gerekecek.
Ne yapayım diye kara kara düşünürken, aniden minibüsün camı tıklandı. Baktım, Çemberlitaş. (Öyle seslenirdim.) Hemen atladı minibüse.
"Yoldan geçiyordum abi. Minibüste seni gördüm. Selam vereyim dedim. İyi yolculuklar."
Sonra bir an durdu. "Ya abi" dedi, "şimdi aklıma geldi. Sen bana bir ara borç para vermiştin. Onu ödeyeyim bu arada."
"!!!"
Dedim ya, tesadüf yok, sahipsiz değiliz, Allah büyük.
Birecik'e, Köprü Kırtasiye'ye, Mehmet Çemberlitaş'a sevgiler.





22 Ekim 2014 Çarşamba

Allah'ın varlığı ispatlanabilir mi?

Bir arkadaşım ODTÜ felsefe bölümünde okurken, bir dönem bilim felsefesi dersini almaya başlıyor. Dersin hocası da konusunda Türkiye çapında bir uzman. Ancak inançsız. Ve daha ilk dersinde fikirlerini aktarmaya başlıyor.
"Arkadaşlar" diyor, "Allah'ın varlığı bir varsayımdan ibarettir. Aslında böyle bir şey yok, ama bazıları, işlerine öyle geldiği için, bir Allah'a inanmış, sonra da bütün düşüncelerini bu varsayım üzerine bina etmişler. Aslında bu, temelde sadece bir kabulden ibarettir."
Bunun üzerine arkadaşım itiraz ediyor ve "Hocam" diyor, "sizin dediğiniz gibi değil. Biz Müslümanlar akıl ve mantıkla iman ediyoruz. Ve Allah'ın varlığını, birliğini aklen, mantıken ispata da hazırız."
Hoca "Hele bir ispat et bakalım, nasıl yapacaksın?" diyor. Ve arkadaşım anlatmaya başlıyor:
-Bir harf katipsiz olmaz, bir iğne ustasız olmaz, bir köy muhtarsız olmaz, değil mi?
-Evet?
-Öyle ise, bir harf bile katipsiz olmuyor da, nasıl olur şu muhteşem kainat kitabının bir yazarı olmaz? Bir iğne bile ustasız olmuyor da, nasıl olur şu kainat fabrikasının mükemmel bir ustası olmaz? Bir köy bile muhtarsız olmuyor da, nasıl olur şu koca kainat şehrinin bir yüce idarecisi olmaz?
O yaratıcıyı tanımanın yolu da çok basit. Örneğin bir mektup, dikkatli bir okuyucu için, onu yazanı tarif eder. Mektubu yazanı görmesek de, kişiliğini, ilgi alanlarını, uğraşlarını mektubundan anlayabiliriz. Tabii bunun ilmini (grafoloji'yi) biliyorsak.
Aynen öyle de, bu kainat, Allah'ın bizlere kendisini tanıttırmak için yazdığı mektuplarla doludur. Her bir ağaç, bulut, çiçek, hayvan, yani gördüğümüz her şey bize yaratıcısını tarif ediyor. Okumasını bilirsek tabii.
Hoca beklemediği bu açıklama karşısında şaşırıyor. Sonra da "Ama bu yaptığınız bilimsel bir izah değil." diyor. Arkadaşım ise bir karşı soru ile konuyu açmaya devam ediyor.
-Hocam siz atomun varlığına inanıyor musunuz?
-Herhalde yani, niye sordun?
-Peki deliliniz nedir? Atomu gördünüz mü veya gören var mı?
-Tabii ki atomu gören yok. Zaten biz atomun varlığını direkt değil, indirekt yoldan biliyoruz. Örneğin Rutherford ve Geiger altın plakaya çarpan alfa taneciklerinin izlerine bakarak atomun yapısını anlamışlardır. Yani atomu oluşturan parçacıkların iz ve etkilerinden hareketle atomun varlığını ve yapısını anlıyoruz. Bu tarz ispata da çıkarım (inference) yolu diyoruz.
Hocanın bu açıklaması üzerine arkadaşım gülerek "Açıklamalarınız için teşekkür ederim hocam.” diyor. “Demek ki az önce Allah'ın varlığını ispat için anlattığım delil de, atomu ispat için kullanılan delil gibi, çıkarım (inference) yolu ile ispat oluyormuş ve bilimsel bir ispatmış."
Hoca şaşırıyor. "Yani bunlar aynı şey mi?"
-Tabii ki aynı hocam. Neresi farklı ise söyleyin. Siz 'altın plakadaki etki ve izlerden atom ispat ve tarif edilebilir' dediniz; ben de 'kainattaki varlıklardan, onlarda görünen özellik ve faaliyetlerden Allah'ı ispat ve tarif edebiliriz' dedim.
-Yani aynı şey mi bunlar? diye tekrar soruyor hoca.
Bu sırada, tartışmanın gidişinden memnun olmayan bazı talebeler söze girip, "Hocam bırakalım bunları, nereden geldik buraya?" diyorlar ve konu kapanıyor.
Bundan sonraki derslerde de hoca ile arkadaşım arasında dini konularda tartışmalar devam ediyor. Hoca hangi dini meseleyi tenkit etse, mantıklı cevaplar alıp susuyor.
Sonunda ikinci yarı yıl başladığında, hoca iyice düşünüp taşınmış, kafa yormuş ve artık bu işi kendince halledeceği bir yol bulacağına inanmış olsa gerek ki, ilk derste konuyu yine dine getirip kendinden emin bir şekilde arkadaşıma hitaben diyor:
-Bugün bu konuyu bir sonuca bağlayacağız ve artık gündeme getirmeyeceğiz.
-Tabii hocam, buyrun.
-Yalnız bu tartışmayı bilimsel çerçevede yapabilmemiz için bazı kriterlere uymamız lazım. Şöyle ki: Bilimsel bir teori, geçerli olduğu sınırı, şartları, çerçeveyi çizmek zorundadır. Eğer bir teori için, "Her şart altında doğrudur. Gelişmeler ne yönde olursa olsun, araştırmalar nasıl çıkarsa çıksın, bu teori doğrudur." denilirse, o teori bilimsel olmaz. Olsa olsa inanç veya ideoloji düzeyinde kalır.
Yani bir teori ortaya atıldığında "Eğer şu olay şöyle gelişirse, şu incelemenin sonucu şöyle çıkarsa bu teori doğrudur; aksi takdirde bu teori yanlıştır." denilebilmesi gerekir, o teoriye bilimsel diyebilmek için.
Oysa siz Müslümanlar, Allah'ın varlığını ispatlarken bir şart getirmiyor, alternatif bir kapı bırakmıyorsunuz. “Her şartta, her durumda Allah vardır.” diyorsunuz. Bu da bilimsel bir ispat olmuyor tabii.
Eğer Allah'ın varlığını gerçekten bilimsel bir şekilde ispat etmek istiyorsanız, diyebilmelisiniz ki; “Şu şu şartlarda Allah vardır, bu bu şartlarda da Allah yoktur.” Eğer böyle şarta bağlı bir ispat getirebilirseniz, o zaman o şartları tartışırız ve yaptığınız ispat da bilimsel olabilir.
Ve hoca arkadaşımı mağlup ettiği düşüncesi ile sözünü bitirip, gururlu bir tavır ile cevap bekliyor. Anlaşılıyor ki hoca bilim felsefesi üzerine bütün bilgilerini irdeleyip uzun düşünceler sonrası böyle kritik bir soru hazırlamış. Kritik bir soru, zira hiç bir Müslümanın "Şu şartlarda Allah vardır, bu şartlarda Allah yoktur." diyemeyeceğini düşünüyor.
Ama arkadaşım kısa bir düşünme sonrası, tefsirlerde okuduğu bir örneği hatırlıyor ve cevap veriyor:
-Peki hocam, istediğiniz şartı yerine getireyim. Şöyle ki: Biz diyoruz ki, kainatta atomlardan yıldızlara dek hükmeden mükemmel bir düzen var.
Bu düzenin gerçekleşmesi için,
1- Ya diyeceksiniz ki; her bir varlık, atomlardan ta yıldızlara kadar, bu mükemmel düzeni biliyorlar ve bilerek, görerek, şuurla hareket ediyorlar. Bu durumda “Allah yoktur” diyebilirsiniz,
2- Ya da diyeceksiniz ki; bu atomlar, gezegenler, unsurlar, akılsız ve şuursuzdur. Öyleyse tüm bu kainatı, zerrelerden yıldızlara dek idare eden ilim, hikmet ve kudret sahibi bir yaratıcı vardır.
Birinci şıkkı kabul edeceğinizi zannetmiyorum. Zira taşa-toprağa, bitkiye-hayvana akıl ve şuur vermenin 'animizm' diye adlandırıldığını, ilk çağlarda kalmış batıl bir inanış olduğunu siz söylemiştiniz. Demek ki ikinci şıkkı kabul edeceksiniz.
Hoca şaşırıyor: "Anlamadım?"
-Bir örnekle açıklayayım hocam. Örneğin güneşli bir öğlen vakti denizin yüzünde, aynalarda, camlarda oluşan pırıltıları, ışık yansımalarını düşünün.
1- Ya diyeceksiniz ki; “Bunların hepsi kendinden ışık saçıyor.”
2- Ya da diyeceksiniz ki; “Bunların kendisinde ışık yoktur. Bu pırıltılar gökteki güneşin ışığının yansımasıdır.”
Aynen onun gibi, yeryüzünde, tüm kainatta gördüğümüz ve ilim, hikmet, kudret gibi sıfatları gerektiren eserler ve olaylar;
1- Ya bütün kainatın her bir zerresinde akıl, mantık ve irade bulunması ile mümkün olabilir,
2- Ya da sonsuz bir ilim, kudret ve irade sahibi bir yaratıcının faaliyetlerinin yansımalarıdır.
Seçim sizin.
Hoca derin bir düşünme sonrası apar topar sınıftan çıkıyor.


12 Ekim 2014 Pazar

Çocuğumu Bonzai'den nasıl kurtarabilirim?

Günümüzün modası olan bu konuda bir şeyler yazmamı istedi arkadaşlar. Ama bu teklif birkaç yıl önce olsaydı, yazının konusu extasy olacaktı. Birkaç yıl sonra da muhtemelen bambaşka bir psikoaktif madde moda olacak. O zaman tüm uyuşturucu-uyarıcı maddeler için genel bir yazı yazmak daha doğru olur. Hatta her türlü zararlı alışkanlık üzerine genel bir öneri yapalım, en iyisi.
Önce soruyu irdeleyelim bence. Sorudaki "çocuğumu" kelimesine takıldım zira. Çocuk deyince neyi kast ediyoruz? Ergenlik çağı öncesi mi, sonrası mı? Bu nokta çok önemli zira.
Eğer henüz ergenliğe girmedi ise, işiniz kolay. "Yavrum, keyif verici hapları kullanma. Çok tehlikelidir. Pişman olursun." dersiniz. Çocuğunuz da "peki" der ve konu kapanır.
Zira ergenlik öncesi dönemde çocuk, anne-babasını dünyanın merkezi bilir ve onların sözlerini mutlak doğru kabul eder. Çok abartılı biçimde şımartılmadı ise, sorun çıkmayacaktır.
Ergenliğe girdiğini farz edersek: Eğer kız çocuğu ise, işiniz yine kolaydır. "Kızım, sana güveniyorum. Öyle pis alışkanlıklara bulaşmaz benim meleğim." dersiniz. Mesele tamamdır, emin olabilirsiniz. Zira bir genç kız için, hele araları iyiyse, anne-babasının onu ne gözle gördüğü çok önemlidir. Ona güveninizi hissettirirseniz, en çirkin ortamlarda bile kalsa, "Anne-babam bana güveniyor. Onları mahcup etmemeliyim." der ve kendini sakınır.
Ama eğer çocuğunuz ergenliğe girmiş bir erkekse, o zaman işiniz biraz zor. Zira erkekler burunlarının dikine gitmeyi severler. Hele ergenlikle beraber, anne-babaya itaat değil, başkaldırma yönelimi açığa çıkar. Onlara yasaklar koymak, daha da heveslenmesine bile yol açabilir.
O yüzden ergenliğe girmiş oğlunuzu artık farklı, ayrı bir birey olarak kabul edip, o şekilde yaklaşmanız gerekir. Bu durumda "Bir başka insanı, zararlı bir alışkanlıktan nasıl kurtarabilirim?" diye sormalısınız. Yani herhangi bir dostunuzun bu tip tehlikelere düşmemesi için ne yapardınız, düşünün ve onu uygulayın.
Burada (dua dışında) verilebilecek tek cevap da, 'nasihat etmek, tavsiyede bulunmak'tır tabii.
Peki nasıl nasihat etmeli? Kullanabileceğiniz en pratik yöntem, 'konuyu önce kendisinde uygulamak'tır.
Bir örnekle açalım:
Bir arkadaşım bana ergenlik çağındaki oğluyla ilgili bir tedirginliğini aktarmıştı: "İnternete çok giriyor ve onun adına korkuyorum. Acaba sapıkça sitelere girip çirkin şeylere merak salar mı?"
Ona sordum: "Sen öyle sitelere giriyor musun?"
Şaşırdı. "Tabii ki hayır." dedi.
"Neden?" dedim.
Sebeplerini uzun uzun anlattı.
"Güzel işte." dedim. "Bu sebepler seni o tip sitelerden uzak tutuyorsa, bunları oğluna da anlat. O da uzak durur."
"İşe yarar mı acaba?" dedi.
"Sende işe yarıyorsa, onda da yarar. Neden yaramasın? Oğlun zeka özürlü mü, anlamaz mı?"
"Yoo. Akıllı çocuktur."
"Peki şeytan mı? İlla bir kötülük yapmak için fırsat mı kolluyor?"
"Hayır. Çok iyi kalplidir."
"Zeka özürlü değilse anlar, şeytan ruhlu değilse de uygular; niye tedirgin oluyorsun? Tabii eğer ona sunduğun açıklamalar, gerçekten tutarlı ve mantıklı ise." dedim.
"Tamam." dedi.
Bir örnek daha:
Bir aile lisede okuyan oğullarını bana getirmişti. Delikanlı son zamanlarda dersleri boşlamıştı ve "Okuyup da ne olacak? Ben mafya babası olacağım." diyordu. Bir TV dizisinden etkilenmişti belli ki. Aile uzun süre oğullarını ikna etmeye çalışmış ama başarısız olmuşlardı. Bana, "Mafyaya girmenin kötülüğünü, okumanın faydalarını siz anlatın lütfen." dediler.
Gençle baş başa kaldığımda ona sordum:
"Okulu bırakıp mafyaya girmek istiyormuşsun. İlginç bir fikir gerçekten. Bana anlatsana, mafya olmanın ne avantajları var? Eğer güzel bir şeyse, ikna olursam, ben de mesleğimi bırakıp sana eşlik ederim, yeminle."
Delikanlı hevesle anlattı:
"1: Hayatım heyecan dolu geçer.
2: Kısa yoldan köşeyi dönebilirim.
3: İnsanlar önümde eğilip elimi öperler."
Ciddi ciddi düşündüm ve aklıma gelenleri onunla paylaştım:
"1: Heyecanlı olacağı kesin ama, korkulu olacağı da kesin. Sürekli eşimin ve çocuklarımın başına bir şey gelmesinden çekinmek, hiç hoş bir duygu değil.
2: Kısa yoldan köşeyi dönmek mümkün ama, yine kısa yoldan ters dönmek de mümkün, unutmayalım.
3: Evet, bazıları benim elimi öper ama, benim de bazılarının elini-ayağını öpmem gerekir mutlaka.
Mafya olma fikri bana hiç çekici gelmedi delikanlı. Ben yokum."
Başka da hiç bir şey söylemedim.
On gün sonra haber geldi. Derslerine çalışmaya başlamıştı.
Son olarak konuyu keyif verici maddelere bağlayalım.
Tehlikeleri, zararları, tek kullanımda bile bağımlılık yapabilmeleri, bir çok sağlık sorununa sebep olmaları, ölümlere yol açtıkları herkesçe biliniyor. Uzun uzun anlatmak gereksiz. Ama tüm bunları bildiği halde, yine de bu tip maddeleri kullanmayı düşünen bir gencin size söyleyeceği şeyler muhtemelen şunlardır:
1: Arkadaşlarım kullanıyor. Kullanmayanla dalga geçiyorlar. Dışlanmak istemiyorum.
2: İnsan ister istemez böyle şeyleri merak ediyor. Hele genç olunca yeni heyecanlar aramak çok doğal değil mi?
3: Hem ölsem ne olacak ki? Hayatın bir anlamı yok.
Gerisini size bırakıyorum. Siz bu sorulara nasıl bir cevap bulurdunuz, biraz düşünün lütfen.


9 Eylül 2014 Salı

Korkutma tedavisi

Geçenlerde Bediüzzaman'ın 'İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi' adlı eserinin orijinalini okurken, bir cümle dikkatimi çekti: "Öyle bir cünunum var ki, Divan-ı Harp, dehşet ve tahvifiyle tedavisine muktedir olamadı." Günümüzün ifadesiyle: "Öyle bir deliliğim var ki, askeri mahkeme bile korkutarak tedavi edemedi."
Psikiyatrist olduğum için, akıl hastalıkları ve tedavisinden bahseden bu ifade ilgimi çekti. Risalelerdeki birçok cümlede derin ilmi prensiplere işaretler olduğunu bildiğim için de, üzerinde durma ihtiyacı hissettim. Açıktı ki, bu cümlede Bediüzzaman, akıl hastalığının korkutma ile tedavi edilebileceğini ima ediyordu.
O an aklıma, ortaçağ Avrupasında akıl hastalarına işkence yapıldığına dair rivayetler geldi. Bugünden o zamana bakıp, "Ne kadar yanlış yapmışlar. İnsanlık dışı bir yöntem." demek kolay ama, biraz düşününce, olayın ilk anda göründüğü gibi olmadığını fark etmek mümkün.
Neden akıl hastalarına işkence yapıyorlardı, düşünelim. "İçlerindeki kötü ruhları çıkarmak için." denilir. İyi de, kötü ruhlarca istila edildiği düşünülen binlerce kişiyi çıra gibi yakanlar, akıl hastalarını neden yakmamış da, onca masrafa girip, hastaneler yapıp, işkence aletleri kurup, korkutarak tedavi etmeye çalışmışlar? Bu çok mantıksız değil mi? Bunu yapanların hepsi de aptal, sadist veya sapık mıydı? Hem eğer bu yöntem hiç bir işe yaramasa, bunu yüzyıllarca devam ettirirler miydi? Yoksa gerçekten amaçları o hastaları tedavi etmekti de, 'korkutma'nın akıl hastalıklarına iyi gelen bir tarafı mı vardı?
Burada aklıma 99 İzmit depremi sonrası gözlediklerim geldi. O feci olay sonrasında çoğu psikiyatrist arkadaş gibi ben de "Eyvah, akıl hastaları bu olaydan sonra herhalde iyice bozulurlar." diye düşünmüştüm. Oysa tam tersi olmuştu. Çoğu hasta deprem sonrasında çok belirgin bir düzelme göstermişti. O dönemde şaşkınlıkla sorduğum "Nasıl olur?" sorusu, aklımın bir köşesinde kalmıştı hep.
Şimdi anlıyorum ki, muhtemelen sebebi şuydu: Daha önce hayali düşmanlarla uğraşan, gerçek dışı hezeyanlarla meşgul olan zihinler, somut bir tehditle, göz önündeki açık zorluklarla yüzleşince, hayal dünyasından gerçeğe dönmüşlerdi. "Evim yıkılır mı?" korkusu, "Uzaylılar bana mesaj mı yolluyor?" korkusunun önüne geçmişti. Yani açık, net düşmanlar ve korkular, hayali düşman ve korkuların önüne geçiyor, onları ikinci plana atıyordu.
İşte burada da Kuran hakkında çok sorulan bir sorunun cevabı belirdi. Hep sorulur: "Neden Allah Kuran'da insanları sık sık korkutup tehdit ediyor?" Bunun bir cevabı da şu olsa gerekti ki: İnsanları hayali ve anlamsız korkulardan kurtarmak için.
Zira insanın ruhunda korku damarı yaratılıştan var. Her insan mutlaka bir şeyden korkar. Hiç olmazsa, korkmaktan korkar. Öyleyse bu korku damarını doğru yere yönlendirmek gerekir ki, anlamsız konularda harcanmasın. Örneğin bu dünyada şeytana uymaktan, hesap gününde mahcup düşmekten, ahirette ise cehennem azabından korkan bir kişinin, "Uzaylılar beni öldürecek." türünden anlamsız korkulara fırsatı kalmaz tabii ki.
Rabbimiz bize korku damarını, kötülük ve tehlikelerden sakınalım diye vermiş. Ve Kuran'da bizi tehdit edip korkutuyor ki, korkulması gerekenden korkalım, anlamsız hayallerden değil.
Tabii burada bahsettiğimiz konu, korkunun hikmetlerinden sadece birisidir. Esas hikmeti ise bilinen bir benzetmeyle anlatılır: Nasıl ki bir anne, kendisinden tehlikeli biçimde uzaklaşan çocuğunu, “öcü var, köpek geliyor” diyerek korkutup kucağına çağırır, aynen öyle de, Rabbimiz de bizi korkutarak kendi şefkatine sığınmaya teşvik ediyor.
Öyleyse, Kuran'daki korkutma ayetleri sayısınca Allah'a hamd olsun.