28 Temmuz 2014 Pazartesi

Rüyalardaki sırlar

Hayatımızın neredeyse üçte birini uykuda geçiririz. Uykunun en önemli fonksiyonu ise, yıpranan bedenin dinlenmesi ve tamiridir. Ancak uykudaki en ilgi çekici kısım, hiç kuşkusuz rüyalardır. Peki rüyalarda gerçekte ne görürüz? Kısaca özetlersek, 1: kendi bakışımızla 2: görünmeyen alemleri.
Sondan başlayalım.
Günümüzün maddeci bakış açısı, rüyaları 'zihnimizin bir oyunu' olarak nitelemekle yetinir. 'Başka' bir aleme girildiğini kabul etmez. (Ya da 'bilmez' diyelim.) Oysa hepimiz de görüyoruz ki, rüyalarda daha önce hiç görmediğimiz, hayalimizden bile geçmeyen şeyler görüyor ve yaşıyoruz. Eğer olay basit bir kişisel hayalden ibaret olsaydı, bunlar mümkün olamazdı ki.
Örneğin hangimiz, bir dağın tepesindeki krater gölünü, ovadan bakınca görebilmeyi hayal edebilir? Ya da Bavyera ormanlarında otobüsle yolculuk yaparken kurt ulumaları dinlemek, kaç sene düşünseniz aklınıza gelir? Veya yüz metre yüksekten baktığınız bir denizin üzerine düşen yağmur damlalarının yaydıkları halkaları tek tek görebilmek, hayal edilebilecek bir şey midir? (Örnekler benden tabii:)
Hele geleceğe ve gayba dair işaretler kısmı, maddeci bakış açısıyla hiç açıklanamaz. Gençliğimde sevdiğim bir müzik gurubunun son çıkan şarkısını, daha Türkiye'ye gelmeden rüyada dinlediğimi bilirim. (Günümüz gençlerine not: 70'lerde bir müzik parçasının Türkiye radyolarında çalınmaya başlaması, 2-3 ayı bulurdu.) Ve bir seferinde rüyamda meşhur komedyen Kemal Sunal'ın bir hava alanında öldüğünü görmüştüm. Uyandığımda rüya tabiri kitabına bakıp anlamını bulmaya çalışırken, radyoda Kemal Sunal'ın gerçekten de o sabah bir hava alanında öldüğünü öğrendim.
Uzatmaya gerek yok, sizin de başınızdan benzer şeyler geçmiştir muhtemelen. Tüm bu olaylar gösteriyor ki, rüyalarda bizim bilmediğimiz başka bir aleme geçiyoruz. Ve o alemde çok enteresan şeyleri gözlüyor, bazen de geleceğe dair işaretler alıyoruz.
İşte bu aleme 'misal alemi' deniliyor. 'Görüntüler alemi' yani. Ve bu alem, berzah (yani kabir) aleminin yansıması, o da ahiret aleminin yansıması hükmünde.
Buradan hareketle şöyle bir ipucu çıkarmak da mümkün: "Eğer bugün ölsek, kabirde nasıl bir aleme gideceğiz, halimiz nasıl olacak?" diyorsanız, rüyalarınıza bakın bence. Rüyalarınızda Cennet gibi yerlerde geziyor, huzur hissediyorsanız, muhtemelen kabriniz de öyle olacak demektir, gözünüz aydın. Ama tersine, sıkıntılı, karanlık rüyalar görüyorsanız, nerede hata yaptığınızı düşünmenizde fayda var. Yoksa 'orada' kötü bir sürprizle karşılaşabilirsiniz.
Zaten uyku 'ölümün küçük kardeşi' olarak nitelenmiştir. Yani biz rüyalarda, ölünce gireceğimiz alemin sığ sularında ufak bir tur atıp dönüyoruz. Kabir hayatının, hatta ahiretin püf noktalarını merak edenler, uyku ve rüyalara dikkat etsinler, ilginç ipuçları bulacaklardır. Birisini daha söyleyeyim:
Cennet'teki nimetler için hem 'dünyadakilere benzer' denilir, hem de 'hiç bir göz görmemiş, hiç kimsenin kalbine de doğmamış.' Bu ikisi nasıl birlikte gerçek olabilir?
İşte bunun cevabını rüyalar veriyor aslında. Yukarıda bahsettiğim deniz rüyasını hatırlayın. O rüyada gördüğüm deniz masmavi idi. Evet maviydi ama, ben bugüne dek öyle mavi görmedim. Hiçbir maviden de öyle lezzet almadım. 
Ya da rüyada Cennet kadınlarını görenler, aynı şekilde tarif ederler hep: "Eli, ayağı, kaşı, gözü ile bildiğimiz gibi bir bayan, ama böyle bir güzelliğe, ben dünyada rastlamadım." Yani hem benzer, hem eşsiz.
Şimdi rüyanın kişiliğe bakan yönüne geçelim. Evet, rüyada misal alemini görürüz, ama hepimiz kendi gözümüz, kendi 'gözlüğümüz' ile görürüz. Beyaz bir objeye kırmızı gözlükle bakınca onu kırmızı görmek, kirli bir gözlükle ise, baktığımız her şeyi kirli görmek gibi, misal alemindeki gözlemlerimiz de, bizim ruh halimize bağlıdır. 
Kimimizin ruhu tertemizdir, tüm rüyaları pırıl pırıl olur, kimimiz gergindir, rüyalarında sürekli kavga eder durur. Kimimiz ruhen gelişmiştir, aylarca sonra olacak şeyleri bile görür, kimimizin ruhu hamdır, ancak bir gün sonra olacak olayları görebilir.
Hatta dikkat ederseniz, rüyada görünen obje ve semboller bile, bizim normalde meşgul olduğumuz konularla ilgilidir. İşte bu sebeple, rüyaların analizi, kişiliğe dair ipuçları da taşır. Yani bir rüya hem mana alemindeki olaylara ve geleceğe dair işaretler içerir, hem de aynı anda kişilik özelliklerini açığa vurur.
O yüzden rüyaları ayırmak, bir kısmının sadece geleceğe işaret ettiğini, bir kısmının ise sadece kişiliği ve iç çatışmaları gösterdiğini düşünmek, çok da doğru değildir. Her ama her rüya, iki işi birden yapar. Tabi ehil olanlarca yorumlanmak kaydı ile.
Bir soru: "Bazı rüyaları hatırlamıyoruz. Neden?"
Cevap: Her insan gece boyunca yaklaşık 1,5-2 saatte bir rüya görür. Ama çoğu zaman sadece son görülen rüya hatırlanır. Hatırlanmayan veya hatırlansa da anlaşılmayan rüyalar ise boşa gitmez, merak etmeyin. Onlar da ruhumuza mesajlarını iletirler, ama bilinç altı olarak. Yani mesajı alırsınız ama farkında olmazsınız. Zaten Allah hiçbir şeyi boşuna yaratmaz. O enteresan rüyalar da israf değildir tabii ki.
Çok sorulan bir soru daha: "Rüya ile amel edilmez mi?"
Cevap: Evet, rüyaların hayallere açık olması sebebiyle, rüya ile amel edilmesi çok önerilmez. Ancak peygamberliğin kırkta birinin sadık rüyalar şeklinde tecelli ettiğini de biliyoruz. O zaman, dikkatli bir değerlendirme yapmak gerektiği ortada. Ve unutmayın ki, Resulullah'ın (asm) ashabına ilk öğrettiği şeylerden birisi 'istihare' idi. Yani bir konuda kararsız kalan kişinin, belli bir namaz ve dua sonrası rüyaya yatması. Dolayısı ile tabii ki rüya ile amel edilir.
'Amel edilmez' denilmesinin sebebi, bunu abartmaya karşı bir uyarıdır olsa olsa. Zira bazıları, Kuran ve sünnetteki açık hükümlere karşın, illa da rüyalarına göre (tabii kendi yorumları ile) hareket ettikleri için, böylelerinin ikaz edilmesi gereklidir. Ama faraza rüyada Resulullah'ı (asm) gördünüz ve size kitap ve sünnete de aykırı olmayan bir şey tavsiye etti diyelim. Bu öneriyi yapmayacak kimse var mıdır, söyler misiniz? Ve eğer "Rüyalar yanıltır." diyorsanız, Resulullah (asm) sizin rüyanıza, sizi yanıltmak için mi girdi yani? Haşa.
Resulullah'dan (asm) bahsetmişken, dikkatimi çeken bir ayrıntıdan da söz etmek isterim. Peygamberimizi (asm) rüyada gören insanların anlattıklarına bakarsanız, hepsinin de (temel özellikler aynı olmakla beraber) ayrıntılarda farklı bir portre çizdiğini görürsünüz. Aktif ve konuşkan birisinin rüyada peygamberimizi (asm) canlı, atak bir kişi olarak görmesi, korkuları olan birisinin ise, 'ürkütücü derecede heybetli' olarak tarif etmesi, kendi şahit olduğum örneklerdir. Zira dediğimiz gibi, herkes o alemi kendi gözlüğünün rengi ile görür.
Son bir not: Rüyalarda girilen alemin görkemini, etkileyiciliğini gören bir çok kişi şu soruyu sormuştur haklı olarak: "Acaba rüyada gerçek aleme uyanıyor, 'uyandım' dediğimde ise, aslında dünya uykusuna mı dalıyorum?" Bence de üstünde durulması gereken bir noktadır bu. Size havale ediyorum.





2 Temmuz 2014 Çarşamba

Kadınlar sizin tarlanızdır

Bakara suresi 223. ayetinde geçen "Kadınlar sizin tarlanızdır." mealindeki ifadenin tefsirlerine baktığımızda, genelde şu yorumu görüyoruz: 'Kadınlar çocuk doğurma sebebiyle sizin tarlanız hükmündedirler.' 
Güzel de, bu zaten bilinen açık bir gerçek değil mi? Yani Kuran bu şekilde tarif etmese idi, çocukların başka yerde 'yetiştiğini' mi düşünecektik? Tabii ki hayır. O zaman neden özellikle 'tarla' ifadesi kullanılmış? Bunun üzerinde düşünmek lazım.
Nedir tarlanın özelliği? Pasiftir, alıcıdır ve işlenmesi gerekir. Kendi haline bırakırsanız, yaban otu biter sadece. Ama onu işler ve ekerseniz, ektiğiniz ürünü bire yüz bereketle size iade eder. Ve bir tarlaya buğday ekip de arpa biçmezsiniz. 'Ne ekerseniz onu biçersiniz' tabii ki. İşte bu işaretlerden, kadın psikolojisine yönelik önemli ipuçları bulabiliyoruz.
Burada, rahmetli Cemil Meriç'in meşhur sözünü hatırlamak lazım: "Kadın, merkezi kendi dışında olan bir dünyadır." Yani kadın kendisi için yaşamaz. Başkaları için yaşar. O yüzden sürekli olarak (özellikle kocasının) kendisinden ne beklediğini anlamaya çalışır. Eğer erkek sağlam bir çizgiye sahipse, karısından ne istediğini açıkça ifade ediyorsa, bir de bu doğrultuda eşini 'besliyorsa', kadının verimi artar. Fedakarlık, anlayış, kabullenicilik, uyum sağlama gibi yetenekleri sayesinde de, 'ona ekilen'i kat kat arttıran verimli bir tarla hükmüne geçer.
Burada sadece çocuk doğurmaktan bahsetmiyoruz tabii ki. Erkeğin ideallerini hayata geçirmek, çocukları o doğrultuda yetiştirmek, hatta o idealleri çevrede yaymak gibi çok önemli konularda da muazzam bir bereket kaynağıdır kadın.
Ancak burada esas rol erkeğe düşer. Bir çiftçi nasıl ki tarlasında sürekli çalışır, onu sürer, eker, sular ise, erkeğin de eşini devamlı 'işlemesi' gerekir. Sadece beklentilerini söyleyerek de değil, bizzat emek harcayarak, anlatarak, birlikte uygulayarak ve hakeza. Yoksa bazılarının yaptığı gibi "Karıcığım, senden bir şey istemiyorum. Sen mutlu ol yeter." demek, kolaycılıktır, sorumluluktan kaçmaktır, kadını da boşluğa ve anlamsız bir kaosa mahkum etmektir.
Burada başka bir ayetin ince işaretini anmak isterim. İlk anda peygamber eşlerine, dolayısıyla da tüm kadınlara hitap eden Ahzab suresi 34. ayeti mealen şöyle: "(Ey peygamber eşleri), evlerinizde Allah’ın ayetlerinden ve hikmetten (size) okunanları düşünün." Dikkat edin, burada, "Evlerinizde Allah'ın ayetlerini okuyup düşünün." denmemiş. "Evlerinizde okunanları düşünün." denmiş. Yani beklenen, onların okunması değil, onlara okunması. Peki kim okuyacak? Tabii ki koca. Zaten bayanlar birlikte iş yapmayı, tek başına çalışmaktan çok daha fazla severler. 
Yani neymiş? Koca, "Karıcığım, şu kitaplar çok kıymetli. Hadi onları oku." demeyecek. Bizzat kendisi okuyacak. Tarlayı ekecek yani.
Tarla örneğini biraz daha düşünün derim.




30 Nisan 2014 Çarşamba

Unutkanlık

Unutkanlığın bunama, beslenme eksikliği gibi biyolojik sebeplerine girmeden, sadece psikolojik sebebi üzerinde duracağız.
Özetle söylersek, unutmak aslında kişinin kendi tercihidir ve bir tür savunma mekanizmasıdır.
Şöyle ki, insan nefsi, lezzet almayı arzu eder. Lezzet almasına engel olan, hoşuna gitmeyen ve çözemediği bir konu varsa, onu da unutmak ister. İşte bu sırada, unutma olayı sadece unutmak istenilen konuya has kalmaz, onunla az-çok ilgisi olan birçok konu da beraberinde unutulur. Zira zihnimiz olayları ve objeleri, yalıtılmış olarak değil, ilintili tüm çevresel faktörlerle beraber depolar ve yine o şekilde hatırlar.
Konuyu çok kişinin yaşadığı bir örnekle açıklayalım:
Bir iş için bir odaya girersiniz. Ama birden, oraya neden girdiğinizi unutursunuz. Buradaki mekanizma şöyledir:
Diyelim ki o gün birisiyle telefonda üzücü bir konu konuştunuz. Canınız çok sıkıldı. Çözüm de bulamadınız. Sürekli sıkıntı çekmek de istemezsiniz tabii. O zaman, o konuşmayı unutmaya çalışırsınız. Tabii bu gayret bilinçli olmak zorunda da değildir. Bilinç dışı olarak da işler. Sıkıntı verici konudan uzaklaşır, başka şeylerle kendinizi avutur, konunun üstünü örtersiniz. Ama aslında o konu, bilinç altınızda hazır beklemektedir. Hoşunuza gitmedi diye yok olmaz tabii.
Sonra, siz o konuyu sildiğinizi zannederken, diyelim ki kitap almak için bir odaya girdiniz. O an odada bir telefon gördünüz. Zihniniz derhal otomatik olarak o üzücü telefon konuşmasını da hatırlar. Daha doğrusu hatırlamak ister. Ama o konuyu unutmak istediğiniz için, bilinç düzeyine yaklaşan o hatıra derhal yeniden baskılanıp bilinç altına itilir. Fakat o anda zihninizde olan diğer amaç da, beraberinde bilinç düzeyinden uzaklaştırılır. Bir anlamda, kurunun yanında yaş da yanar. Ve siz "Bu odaya neden girdim?" diye şaşırırsınız.
Bu basit ve temel örneği genişletelim: Eğer sizin çok temel bir konuda canınızı sıkan bir sorun varsa, örneğin vicdanen yapmanız gereken bir şeyi yapmıyor veya yapmamanız gereken bir şeyi yapıyorsanız, bu vicdan azabından kurtulmak için çok sık biçimde 'bilinç altına bastırma' dediğimiz yöntemi kullanmak zorunda kalırsınız.
Örneğin namaz kılması gerektiğini bilen, ama bir türlü başlamayan bir kişi, ne zaman ezan işitse, cami görse, din üzerine bir sohbet duysa, o vicdan azabı bilinç düzeyine yaklaşır. Ama bilince gelmemesi için sürekli bastırma uygulamak zorunda kalır.
Veya vicdanını rahatsız eden ve utandıracak bir günahı, gizli gizli işlemeye devam eden bir kişi, bu ayıbını unutabilmek için, onu hatırlatan, çağrıştıran her şeyi bilinç altına itmek zorunda kalır.
Ya da kocasıyla ilgili ciddi bir sorunu olan bir bayan, bu sorunla yüzleşmek yerine kaçıyorsa, o sorunu hatırlatacak her durumda bastırma yapa yapa, giderek unutkanlık yerleşecektir doğal olarak.
Bu durumda çözümün ne olduğunu anladınız tabii. Yani, unutkanlıktan kurtulmak için, kafamızın ve vicdanımızın rahat olması gerekir. Sorunlarınızı hasır altı etmek yerine yüzleşip çözmeli, vicdanınızın dediklerini de yapmalısınız. O zaman iç huzuruyla beraber hafızanız da tıkır tıkır işlemeye başlar, emin olun.
Son olarak, konuyu açıp tamamlayacak birkaç örnek daha vermek isterim.
Mesela bir çocuk eğer ebeveyni tarafından ödevleri konusunda sürekli azarlanıyorsa, ödevlerini daha da fazla unutacaktır, emin olabilirsiniz. Zira sürekli eleştiriler sonrasında, onun zihninde ödev, stres anlamına gelir. Zihin de stresten uzaklaşmak istediği için, ödevleri unutmaya çalışır. Yani aşırı baskı, tamamen ters sonuç vermiş olur.
Veya için için sinir olduğunuz bir tanıdığınız sizden bir şey istediyse, emin olun ki o işi büyük bir ihtimalle unutursunuz. Zira o şahsı hatırlamak sizde gerginlik oluşturuyorsa, zihniniz onu da, onun istediği şeyleri de unutmaya yönelir.
Özetle, iyi bir hafıza için, sorunları biriktirmeden çözmek, vicdanının sesini dinlemek ve içte de dışta da barış halinde olmak şarttır.

25 Nisan 2014 Cuma

Erkek-kadın farkı

İnsanın ruhsal durumunu etkileyen en önemli biyolojik faktörler, cinsiyet hormonlarıdır. Erkeklerde testosteron, kadınlarda ise östrojen ve progesteron bunların önde gelenleridir.
Erkek cinsiyet hormonu, tektir ve de tekdüze biçimde salgılanır. Bunun sonucu, pek değişmeyen, sabit bir ruh halidir.
Kadın cinsiyet hormonları ise hem birden fazladır, hem de sürekli değişen miktarlarda salgılanırlar. Biri inerken öbürü çıkar, ikisi birden çıkar, ikisi birden azalır vs. Sonuç, deniz gibi çalkantılı, her dakikası farklı olan bir duygu değişkenliğidir.
Bu yüzden erkek, bildiği yolda burnunun dikine gider, kadın ise şartlara göre değişim ve uyum gösterir. Yani kadının değişme ve uyum sağlama yeteneği vardır, erkeğin ise değişmeme ve yolundan şaşmama özelliği.
Buradan hareketle her iki cinsin temel ihtiyaçları da kolayca anlaşılır.
Erkekte tekdüzelik ve sağlamlık vardır, değişkenlik ve estetik incelik eksiktir. Bunları başkasında arar.
Kadında ise değişkenlik ve estetik incelik vardır ama, tekdüzelik ve sağlamlık eksiktir. Bunları başkasında arar.
O yüzden erkekler sürekli yenilik ve macera peşinde koşarlar. Özde tekdüze oldukları için, kadın faktörü ile hayatlarını renklendirmeyi, tamamlamayı arzu ederler.
Kadınlar ise bir erkek objesine bağlanıp devamlılık ve dayanıklılık sağlama ihtiyacı duyarlar. Dağınıklıktan kurtulmak, sürekli çalkalanan, her olayda değişen ruh halini dengeye oturtmak için bir erkeğe dayanıp, onun sabit çizgisi etrafında tutarlı bir bütünlük oluşturmak isterler.
Konuyu özetleyen bir benzetme yaparsak: Malum, bir çadır için iki temel eleman lazımdır: Direk ve örtü.
Çadır direği dümdüz bir odundur. Ne şekilde koyarsanız koyun, ister dikin, ister yatırın, dümdüz bir odundur.
Çadır bezi ise, her şekle girebilir. Bazen dürülmüş bir bohça, bazen geniş bir yaygı, bazen şekilsiz bir kumaş yığınıdır.
Ne zaman ki direği diker, üstüne de bezi sererseniz, o zaman ikisi bir çadır oluştururlar ve işe yarar hale gelirler.
Direk, sap gibi ortada kalmaz, bez ise işlevsel bir şekle girer ve dağınıklıktan kurtulmuş olur.
Bu örnekte direğin ve örtünün hangi cinsleri temsil ettiği gayet açık. Örneğin ayrıntılarını ise zihninize havale ediyorum.
Konuya diğer ayrıntılarla devam ederiz inşaallah. Ama iyice anlamamız ve hiç unutmamamız gereken nokta şudur ki, Allah iki cinsi, birbirini tamamlasın diye, farklı, hatta zıt özelliklerde yaratmıştır. Sadece bu zıtları birleştirenler, tam resmi görebilirler.
Farklılıkları inkar etmek, yok etmeye çalışmak veya eleştirmek, boşuna bir gayrettir. Marifet, bu cemal ve celal kutuplarını bir araya getirip kusursuz bütünü oluşturmaktır.
Ve işte o yüzden, kadınlardan peygamber gelmemiştir belki ama, hemen tüm peygamberler de evli idiler ve hanımlarıyla beraber mutlak gerçeği yaşamışlardı.



20 Nisan 2014 Pazar

Ölümcül espriler

Bir belgeselde izlemiştim. Bir uzman, Everest tepesine tırmanma hakkında konferans veriyordu. Konu tırmanışın en riskli aşamalarından birine gelmişti. İki yanı dik ve derin uçurumlarla çevrili bir sırttan geçişi anlattı.
"Burası tırmanması çok zor bir yerdir. Ve çok da risklidir. Zira her an iki taraftan birine düşebilirsiniz.
Eğer sol tarafa düşerseniz, 2400 metre aşağıya düşersiniz. Sağ tarafa düşerseniz de, 3500 metre aşağıya."
Ve bir an durup, "Galiba sağ tarafa düşmek daha iyi." dedi. "Böylece biraz daha uzun yaşarsınız."
Seyircilerin çoğu ancak birkaç saniyelik bir şaşkınlıktan sonra güldüler. Espri ilk anda anlaşılmayan bir incelikteydi zira. İki tarafa düşünce de ölüm kesindi aslında. Ama sağ tarafa düşünce, dibe varana kadar biraz daha fazla zaman geçeceği için 'daha uzun' yaşamış oluyordu kişi. Traji-komik bir anlatımdı gerçekten de.
Ve bu anektodu anlattığım hemen herkes de, espriyi ancak birkaç saniye sonra anlayıp güldü. Ama çoğu bunu ömür boyu unutmayacaktır muhtemelen.
Zira anlatılan olay, olağan dışı bir koşulla ilgili görünse de, derinde gerçek hayatımızla birebir örtüşüyor. Günümüzün moda konularından olan "Ne yaparsak daha uzun yaşarız?" sorusunun gerçek cevabı da burada. Ne yaparsak yapalım, ancak 'biraz daha uzun' yaşarız. Ama sonuç aynıdır. Her şartta kabre 'düşeceğiz'.

Geçenlerde dini yaşantısı pek olmayan bir arkadaşla sohbet ediyorduk.
Sordu: "Ne yapıyorsun?"
"Koşturuyorum." dedim.
Gülerek "Nereye?" dedi.
"Kabre." dedim.
"Ne diyorsun ya?" dedi. "Nasıl cevap o?"
"Ne demeliydim sence?" diye sordum. "Kısa vadeli bir hedef belirleyip, örneğin çocukların eğitimi için filan mı demeliydim? Uzun vadede yolun sonu belli."
"Hık mık." deyince de bir örnekle açtım:
"Bu hayat 110 metre engelli koşusu gibi. Arka arkaya engeller var. İlkokul, lise, üniversite, iş, evlilik, emeklilik, çocukları evlendirme vs. Ama bitiş çizgisi mutlaka ölüm. Şu an önümde olan engelden mi bahsetmeliyim sence, varacağım son çizgiden mi?"
Ve hayali bir örnek verdim:
110 engelli finali başlamak üzere. Spiker bir atlet ile röportaj yapıyor.
"Hedefiniz nedir?"
"İlk engeli geçmek."
"??? Peki sonra?"
"İkinci engeli geçmek."
"Sonra?"
"Üçüncü engeli geçmek."
"???"
Dünyada böyle cevap verecek bir atlet yoktur herhalde. Ama öylesi cevaplar veren insan hayli çok.





18 Nisan 2014 Cuma

Dünyanın merkezi sizsiniz

Vaktiyle, deniz kenarı bir şehirde, tepedeki bir evde yaşıyordum. Sık sık fırtına çıkıyordu ve etkisini bayağı hissediyorduk. Çocuklarım da henüz küçüktü ve çok tedirgin oluyorlardı. Ben de ne zaman fırtına başlasa, 'sekine' duası okurdum. İlginç biçimde, dua bitmeden fırtına dinerdi. Önceleri "Herhalde bu şehirde fırtınalar 10-15 dk sürüyor." diye düşündüm.
Sonra bir gün fırtına başlayınca, "Nasılsa hemen diner." diye dua okumadım. Fırtına dinmek bir yana, artarak sürdü. Çocuklar ağlamaya başladı. Yine sekine okudum. Yine fırtına dindi.
Çok şaşırdım. "Ben kutb-u azam değilim ki, bir şehri altüst eden bir fırtına benim duamla dursun. Benim gibi bir günahkarın duasının nasıl bir etkisi olabilir?" diye çok düşündüm. Çözemedim sırrını. Zihnimin bir köşesinde kaldı bu soru.
Yıllar sonra bir arkadaşla sohbet ediyorduk. O sıralarda da ne zaman tefriciye okusam, yağmur yağdığını gözlemiştim. Duanın etkisinden bahsederken, bu gözlemimi paylaştım onunla. O da bana kendi gözlemini anlattı. "Ben de ne zaman dini bir sohbete katılmak için evden çıksam, yağmur yağıyor." dedi. İlginç geldi ama o an üstünde çok durmadım.
O sohbetten birkaç gün sonra, işten eve dönerken tefriciye okumaya başladım. Yağmur başladı. O arkadaşa telefon açtım. "Abi” dedi, “ben de tam seni arayacaktım. Şimdi sohbet için evden çıktım, yağmur başladı."
Ve o gün fark ettim ki, aslında hepimiz kendi dünyamızın merkeziyiz. Kendi dünyamızın kutb-u azam'ıyız bir anlamda. Dünyamızda olan her şey bizimle bağlantılı. Üstelik insanlar adedince dünyalar da iç içe. Ve hepsinde de her olayın, o kişiye bakan bir yönü var.
Örneğin bir şehirde yağmur başladı diyelim. Birisi bunu, "Ben rahmete engel oluyordum. Şehirden ayrıldım, yağmur başladı." diye yorumluyor. Bir başkası aynı o kişinin arkasından, "Mübarek adamdı. O gitti diye bulutlar bile matem tutuyor." diye değerlendiriyor. Bir diğeri, "Bak ben hüzünlüyüm, gökler de ağlıyor benimle." diye hissediyor. Bir başkası ise, "Tam parka gidip keyfimce takılacaktım. Nereden çıktı bu yağmur? Yoksa Allah beni ikaz mı ediyor?" şeklinde düşünüyor. Ve hepsi de doğru. Akıl almaz bir düzen.
Konuyu açacak meşhur bir hikaye vardır.
Bir adam şeyhine sormuş: "Hocam, şeriat, tarikat ve hakikat nedir?"
Şeyhi ona demiş: "Şurada abdest alan üç kişi var. Git onlara birer tokat vur. Onlar sana öğretir."
Adam denileni yapmış. Birinci adam dönüp ona bir tokat atmış. İkincisi dönüp yüzüne bakmış ve abdeste devam etmiş. Üçüncüsü dönüp bakmamış bile. İstiğfar çekip abdest almayı sürdürmüş.
Adam şeyhine dönüp olanları anlatmış ve açıklama istemiş.
Şeyhi demiş: "Birinci adam şeriattı. Yaptığının aynıyla seni cezalandırdı. İkincisi tarikattı. Tokat Allah'tan geldi diye düşündü ama, acaba kim aracı oldu diye yüzüne baktı ve abdestine devam etti. Üçüncüsü ise hakikatti. Tokat Allah'tan olduktan sonra, kim aracı olsa ne fark eder diye düşündü ve yüzüne bile bakmadı."
Bu hikayeyi eskiden beri sohbetlerde çok anlatırdım. Ve derdim ki: "Başımıza gelen her şey Allah'tan. Görünürde başka insanların eliyle geliyor olsa bile. Ve yaşadığımız her olay, doğrudan bize yönelik işaretler içeriyor. Bu durumda diğer insanlar, bizim hayatımızda sadece birer figüran oluyorlar. Senaryo yazarı da, yönetmen de rabbimiz. Merkezde ise daima biz varız. O yüzden, başkalarıyla uğraşmak yerine kendimize bakalım, her olayda kendi payımızı arayalım."
Ama ardından şunu fark ettim: Benim hayatımda birer figüran olan, sadece görünürde bir sebep olan o insanlar için de, ben bir figüranım. Onların hayat senaryosunda fark etmeden rol alıyorum. Kendi hayatımın merkezi iken, onların hayatında, fondaki bir obje oluyorum.
Bu muhteşem sistem karşısında hayrete düştüm. "Allahu ekber!" demekten kendimi alamadım. Bu nasıl bir kudret, nasıl bir ilim ve nasıl bir hikmettir?
Tam anlaşılması için bir örnek daha vereyim: Bir konuşmacının konferans verdiğini düşünün. Yirmi kişi onu dinliyor. Ve öyle bir konuşma yapıyor ki, dinleyen herkes, "Bana sesleniyor. Sözleri bana. Bu sözü ile beni kast etti." diyor. Ve hepsi de doğru. Akıl alır gibi değil ama, hayatın gerçeği aynen böyle.
İşte burada ehadiyet'in muhteşem bir tecellisi görünüyor. Yani Allah her bir insana özel muamelede bulunuyor. Doğrudan doğruya onu merkeze alıp, çevresindeki her şeyi, yaşadığı tüm olayları ona göre biçimlendiriyor. Üstelik bunu her bir insana ve aynı anda ve içiçe ve birbiriyle uyumlu biçimde yapıyor.
İşte bunu düşündükçe, "Allahu ekber"den başka diyecek söz bulamıyorum. Ve o zamandan beri, etrafımda, hatta uzağımda olan biten her olayda, kendime bakıyorum. Ben ne yaptım da böyle oldu diye.
Siz de yapın, öneririm. Göreceksiniz ki, sizin dünyanızın merkezi sizsiniz. Her şey size bağlı.


17 Nisan 2014 Perşembe

Görünüşe inanın

"Ayı" lakaplı Edward Grylls'in "Ultimate survival" dizisinin bir bölümünü izlemiştim. Vahşi doğada nasıl hayatta kalınacağını öğretiyordu. Yine ıssız ve dağlık bir bölgedeydi. İleride bulutlar gördü. Ve kameraya dönüp bir hatırasını anlattı.
Bir meteorolog arkadaşına sormuş:
'Ben vahşi doğada iken, ileride gördüğüm bulutların fırtına getirip getirmediğini nasıl anlarım? Bana bulut tipleri hakkında bilgi versene.'
Arkadaşı gülmüş. 'Hiç gerek yok.' demiş. 'Bir bulut, nasıl görünüyorsa, öyledir. Yani eğer bir bulut, korkutucu derecede karanlık ve karmaşık görünüyorsa, muhtemelen fırtına getirir. Yok eğer içine huzur veren, hoş bir görünüşü varsa, zarar vermeyecek demektir.'
Çok ilgimi çekti bu tespit. Dünyayı bizim için yaratan rabbimizin, dünyadaki objelere de, bize ipucu olacak birer görüntü vermiş olması, çok mantıklı geldi.
Örneğin hayvanları düşünelim: Timsah, aslan, akrep gibi hayvanları ilk kez gören ve haklarında bilgisi olmayan biri bile, onların sadece görünüşünden, tehlikeli olduklarını hisseder, değil mi?
Oysa insana faydalı olan at, koyun, tavşan gibi hayvanları görünce, içimize bir sıcaklık, yüzümüze bir gülümseme gelir.
Peki böyle olmasaydı, hele tersi olsaydı, nasıl olurdu, bir hayal edin.
Örneğin kedi ile sırtlanın bedenlerini değiştiklerini farz edelim. Sırtlan kedi gibi sevimli görünüyor. "Aman ne şeker şeysin sen." diye sevecek oluyorsunuz, o elinizi koparıyor.
Veya tersine, bir kedi kendisini bize sevdirmek için yanımıza sokuluyor. Görür görmez kaçıyoruz tabii. Hangimiz sırtlan görünümünde bir kediyi sevebilir ki?
Aslında bu ipuçlarının, burnumuzun dibinde, çocuklarımızda bile var olduğunu görüyoruz.
Hayal edin ki, bebekler doğduğunda, ana karnında geçirdikleri o eciş-bücüş aşamalardan birinde doğuyor olsunlar. Solucana benzeyen garip bir beden, kurbağa gibi bir kafa. Mecbur seveceksiniz tabii, ama biraz zor, değil mi? Şükür ki, rabbimiz onları en sevimli bir görünümde iken gönderiyor dünyaya. Hatta dikkat ettiyseniz, o sevimli bebeklik hallerinde, terleri bile hoş kokar.
Koku deyince, bu ipuçlarının kokular aleminde de olduğunu fark ederiz. Biraz mide bulandırıcı ama, leş kokusunu örnek vereceğim.
Her insan leş kokusundan tiksinir. Zira insan için zararlıdır ve bunu hissettirecek, ondan uzak durmamızı sağlayacak bir koku verilmiştir leşlere. Ama örneğin akbabalar için o koku, kebap kokusu gibidir. Zira onlar için zararsız, hatta besleyicidir. Siz hiç bir akbabanın, "Feci kokuyor ama mecbur yiyeceğiz." havasında leş yediğini gördünüz mü?
Ya da leşler, insan için, iştah açıcı, mis gibi koku veriyor olsaydı, kaç insan telef olurdu kim bilir?
Ek: Konunun insan ilişkilerine bakan bir yanı da var. Şöyle ki: Bir insan, görünüşü ile sizde hangi duyguları uyandırıyorsa, hayatınıza o şekilde etki edecek demektir. Bu işaretle yetinelim.
Sözün özü: Bu dünyayı ve içindekileri bizim için yaratan, rahmetiyle, her şeye bize yönelik işaretler koymuş, bizi koruyacak bir surette, şekil, ses, koku gibi özellikler vermiş her şeye.
Yani görünüşe inanın. Rabbimiz bizi kandırmaya çalışmıyor. Tersine, her şeyde bize olan merhametini gösteriyor.
Ona, yarattıkları sayısınca hamd olsun.