12 Ekim 2014 Pazar

Çocuğumu Bonzai'den Nasıl Kurtarabilirim?

Günümüzün modası olan bu konuda bir şeyler yazmamı istedi arkadaşlar.  Biraz düşününce aklıma geldi ki, birkaç yıl önce olsaydı, yazının konusu extasy olacaktı. Belki birkaç yıl sonra da bambaşka bir psikoaktif madde moda olacak. O zaman tüm uyuşturucu-uyarıcı maddeler için genel bir yazı yazmak daha doğru. Hatta her türlü zararlı alışkanlık üzerine genel bir öneri yapalım.
Önce soruyu irdeleyelim. Sorudaki "çocuğumu" kelimesine takıldım zira. Çocuk deyince, ergenlik çağına girdi mi, girmedi mi? Bu nokta çok önemli.
Eğer henüz ergenliğe girmedi ise, işiniz kolay. "Yavrum, uyuşturucu hapları kullanma. Çok tehlikelidir. Pişman olursun." dersiniz. Çocuğunuz da "peki" der ve iş biter.
Zira ergenlik öncesi dönemde çocuk, anne-babasını dünyanın merkezi bilir ve onların sözlerini mutlak doğru kabul eder. Çok aşırı biçimde şımartılmadı ise, sorun çıkmayacaktır.
Ergenliğe girdiğini farz edersek: Eğer kız çocuğu ise, işiniz yine kolay. "Kızım, sana güveniyorum. Öyle pis alışkanlıklara bulaşmaz benim meleğim." dersiniz. Konu kapanmıştır, emin olabilirsiniz. Zira bir genç kız için, hele araları iyiyse, anne-babasının onu ne gözle gördüğü çok önemlidir. Ona güveninizi hissettirirseniz, en çirkin ortamlarda bile kalsa, "Annem, babam bana güveniyor. Onları mahcup etmemeliyim." der ve kendini sakınır.
Ama eğer çocuğunuz ergenliğe girmiş bir erkekse, o zaman işiniz biraz zor. Zira erkekler burunlarının dikine gitmeyi severler. Hele ergenlikle beraber, anne-babaya itaat değil, başkaldırma yönelimi açığa çıkar. Onların yasaklaması, daha da heveslenmesine bile yol açabilir.
O yüzden ergenliğe girmiş oğlunuzu artık farklı bir birey olarak kabul edip, o şekilde yaklaşmanız gerekir. Bu durumda "Bir başka insanı, zararlı bir alışkanlıktan nasıl kurtarabilirim?" diye sormanız lazımdır. Yani herhangi bir dostunuzun bu tip tehlikelere düşmemesi için ne yapardınız, düşünün ve onu uygulayın.
Burada verilebilecek (dua dışında) tek cevap da, 'nasihat etmek, tavsiyede bulunmak'tır tabii.
Peki nasıl nasihat etmeli? Burada uygulayabileceğiniz en pratik yöntem, 'konuyu önce kendisinde uygulamak'tır.
Bir örnekle açayım:
Bir arkadaşım bana ergenlik çağındaki oğluyla ilgili bir tedirginliğini aktarmıştı: "İnternete çok giriyor ve onun adına korkuyorum. Acaba sapıkça sitelere girip çirkin şeylere merak salar mı?"
Ona sordum: "Sen öyle sitelere giriyor musun?"
Şaşırdı. "Hayır." dedi.
"Neden?" dedim.
Sebeplerini anlattı uzun uzun.
"Güzel işte." dedim. "Bu sebepler seni o tip sitelerden uzak tutuyorsa, bunları oğluna da anlat. O da uzak durur."
"Sence işe yarar mı?" dedi.
"Sende işe yarıyorsa, onda da yarar. Neden yaramasın? Oğlun zeka özürlü mü, anlamaz mı?"
"Yoo. Akıllı çocuktur."
"Peki şeytan mı? İlla kötülük yapmak için fırsat mı kolluyor?"
"Hayır, çok iyi kalplidir."
"Zeka özürlü değilse anlar, şeytan ruhlu değilse de uygular, niye tedirgin oluyorsun? Tabii eğer ona sunduğun sebepler, gerçekten tutarlı ve mantıklı ise." dedim.
"Tamam." dedi.
Bir örnek daha:
Bir aile lisede okuyan oğullarını bana getirmişti. Delikanlı son zamanlarda dersleri boşlamıştı ve "Okuyup da ne olacak? Ben mafya babası olacağım." diyordu. Bir TV dizisinden etkilenmişti belli ki. Aile uzun süre oğullarını ikna etmeye çalışmış ama başarısız olmuşlardı. Bana, "Mafyaya girmenin kötülüğünü, okumanın faydalarını siz anlatın lütfen." dediler.
Gençle baş başa kaldığımda ona sordum:
"Okulu bırakıp mafyaya girmek istiyormuşsun. İlginç bir fikir gerçekten. Bana anlatsana, mafya olmanın ne avantajları var? Eğer güzel bir şeyse, ikna olursam, ben de mesleğimi bırakıp sana eşlik ederim, yeminle."
Delikanlı hevesle anlattı:
"1: Hayatım heyecan dolu geçer.
2: Kısa yoldan köşeyi dönebilirim.
3: İnsanlar önümde saygıyla eğilip elimi öperler."
Ciddi ciddi düşündüm ve aklıma gelenleri onunla paylaştım:
"1: Heyecanlı olacağı kesin ama, korkulu olacağı da kesin. Sürekli eşimin ve çocuklarımın başına bir şey gelmesinden korkmak, hiç hoş bir duygu değil.
2: Kısa yoldan köşeyi dönmek mümkün ama, yine kısa yoldan ters dönmek de mümkün, unutmayalım.
3: Evet, bazıları benim elimi öper ama, benim de bazılarının elini-ayağını öpmem gerekir mutlaka.
Mafya olma fikri bana hiç çekici gelmedi delikanlı. Ben yokum."
Başka da hiç bir şey söylemedim.
On gün sonra haber geldi. Derslerine çalışmaya başlamıştı.
Son olarak konuyu keyif verici maddelere bağlayalım.
Tehlikeleri, zararları, tek kullanımda bile bağımlılık yapabilmeleri, bir çok sağlık sorununa sebep olmaları, ölümlere yol açtıkları herkesçe biliniyor. Uzun uzun anlatmak gereksiz. Ama tüm bunları bildiği halde, yine de bu tip maddeleri kullanmayı düşünen bir gencin size söyleyeceği şeyler muhtemelen şunlardır:
1: Arkadaşlarım kullanıyor. Kullanmayanla dalga geçiyorlar. Dışlanmak istemiyorum.
2: İnsan ister istemez böyle şeyleri merak ediyor. Hele genç olunca yeni heyecanlar aramak çok doğal değil mi?
3: Hem ölsem ne olacak ki? Hayatın bir anlamı yok.
Cevapları size bırakıyorum. Siz bu sorulara nasıl bir cevap bulurdunuz, biraz düşünün lütfen.

9 Eylül 2014 Salı

Korkutma tedavisi

Geçenlerde Bediüzzaman'ın 'İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi' adlı eserinin orijinalini okurken, bir cümle dikkatimi çekti: "Öyle bir cünunum var ki, Divan-ı Harp, dehşet ve tahvifiyle tedavisine muktedir olamadı." Günümüzün ifadesiyle: "Öyle bir deliliğim var ki, askeri mahkeme bile korkutarak tedavi edemedi."
Psikiyatrist olduğum için, akıl hastalıkları ve tedavisinden bahseden bu ifade ilgimi çekti. Risalelerdeki birçok cümlede derin ilmi prensiplere işaretler olduğunu bildiğim için de, üzerinde durma ihtiyacı hissettim. Açıktı ki, bu cümlede Bediüzzaman, akıl hastalığının korkutma ile tedavi edilebileceğini ima ediyordu.
O an aklıma, ortaçağ Avrupasında akıl hastalarına işkence yapıldığına dair rivayetler geldi. Bugünden o zamana bakıp, "Ne kadar yanlış yapmışlar. İnsanlık dışı bir yöntem." demek kolay ama, biraz düşününce, olayın ilk anda göründüğü gibi olmadığını fark etmek mümkün.
Neden akıl hastalarına işkence yapıyorlardı, düşünelim. "İçlerindeki kötü ruhları çıkarmak için." denilir. İyi de, kötü ruhlarca istila edildiği düşünülen binlerce kişiyi çıra gibi yakanlar, akıl hastalarını neden yakmamış da, onca masrafa girip, hastaneler yapıp, işkence aletleri kurup, korkutarak tedavi etmeye çalışmışlar? Bu çok mantıksız değil mi? Bunu yapanların hepsi de aptal, sadist veya sapık mıydı? Hem eğer bu yöntem hiç bir işe yaramasa, bunu yüzyıllarca devam ettirirler miydi? Yoksa gerçekten amaçları o hastaları tedavi etmekti de, 'korkutma'nın akıl hastalıklarına iyi gelen bir tarafı mı vardı?
Burada aklıma 99 İzmit depremi sonrası gözlediklerim geldi. O feci olay sonrasında çoğu psikiyatrist arkadaş gibi ben de "Eyvah, akıl hastaları bu olaydan sonra herhalde iyice bozulurlar." diye düşünmüştüm. Oysa tam tersi olmuştu. Çoğu hasta deprem sonrasında çok belirgin bir düzelme göstermişti. O dönemde şaşkınlıkla sorduğum "Nasıl olur?" sorusu, aklımın bir köşesinde kalmıştı hep.
Şimdi anlıyorum ki, muhtemelen sebebi şuydu: Daha önce hayali düşmanlarla uğraşan, gerçek dışı hezeyanlarla meşgul olan zihinler, somut bir tehditle, göz önündeki açık zorluklarla yüzleşince, hayal dünyasından gerçeğe dönmüşlerdi. "Evim yıkılır mı?" korkusu, "Uzaylılar bana mesaj mı yolluyor?" korkusunun önüne geçmişti. Yani açık, net düşmanlar ve korkular, hayali düşman ve korkuların önüne geçiyor, onları ikinci plana atıyordu.
İşte burada da Kuran hakkında çok sorulan bir sorunun cevabı belirdi. Hep sorulur: "Neden Allah Kuran'da insanları sık sık korkutup tehdit ediyor?" Bunun bir cevabı da şu olsa gerekti ki: İnsanları hayali ve anlamsız korkulardan kurtarmak için.
Zira insanın ruhunda korku damarı yaratılıştan var. Her insan mutlaka bir şeyden korkar. Hiç olmazsa, korkmaktan korkar. Öyleyse bu korku damarını doğru yere yönlendirmek gerekir ki, anlamsız konularda harcanmasın. Örneğin bu dünyada şeytana uymaktan, hesap gününde mahcup düşmekten, ahirette ise cehennem azabından korkan bir kişinin, "Uzaylılar beni öldürecek." türünden anlamsız korkulara fırsatı kalmaz tabii ki.
Rabbimiz bize korku damarını, kötülük ve tehlikelerden sakınalım diye vermiş. Ve Kuran'da bizi tehdit edip korkutuyor ki, korkulması gerekenden korkalım, anlamsız hayallerden değil.
Tabii burada bahsettiğimiz konu, korkunun hikmetlerinden sadece birisidir. Esas hikmeti ise bilinen bir benzetmeyle anlatılır: Nasıl ki bir anne, kendisinden tehlikeli biçimde uzaklaşan çocuğunu, “öcü var, köpek geliyor” diyerek korkutup kucağına çağırır, aynen öyle de, Rabbimiz de bizi korkutarak kendi şefkatine sığınmaya teşvik ediyor.
Öyleyse, Kuran'daki korkutma ayetleri sayısınca Allah'a hamd olsun.


28 Temmuz 2014 Pazartesi

Rüyadaki sırlar

Hayatımızın neredeyse üçte birini uykuda geçiririz. Uykunun en önemli fonksiyonu ise, yıpranan bedenin dinlenmesi ve tamiridir. Ancak uykudaki en ilgi çekici kısım, hiç kuşkusuz rüyalardır. Peki rüyalarda gerçekte ne görürüz? Kısaca özetlersek, 1: kendi bakışımızla 2: görünmeyen alemleri.
Sondan başlayalım.
Günümüzün maddeci bakış açısı, rüyaları 'zihnimizin bir oyunu' olarak nitelemekle yetinir. 'Başka' bir aleme girildiğini kabul etmez. (Ya da 'bilmez' diyelim.) Oysa hepimiz de görüyoruz ki, rüyalarda daha önce hiç görmediğimiz, hayalimizden bile geçmeyen şeyler görüyor ve yaşıyoruz. Eğer olay basit bir kişisel hayalden ibaret olsaydı, bunlar mümkün olamazdı ki.
Örneğin hangimiz, bir dağın tepesindeki krater gölünü, ovadan bakınca görebilmeyi hayal edebilir? Ya da Bavyera ormanlarında otobüsle yolculuk yaparken kurt ulumaları dinlemek, kaç sene düşünseniz aklınıza gelir? Veya yüz metre yüksekten baktığınız bir denizin üzerine düşen yağmur damlalarının yaydıkları halkaları tek tek görebilmek, hayal edilebilecek bir şey midir? (Örnekler benden tabii:)
Hele geleceğe ve gayba dair işaretler kısmı, maddeci bakış açısıyla hiç açıklanamaz. Gençliğimde sevdiğim bir müzik gurubunun son çıkan şarkısını, daha Türkiye'ye gelmeden rüyada dinlediğimi bilirim. (Günümüz gençlerine not: 70'lerde bir müzik parçasının Türkiye radyolarında çalınmaya başlaması, 2-3 ayı bulurdu.) Ve bir seferinde rüyamda meşhur komedyen Kemal Sunal'ın bir hava alanında öldüğünü görmüştüm. Uyandığımda rüya tabiri kitabına bakıp anlamını bulmaya çalışırken, radyoda Kemal Sunal'ın gerçekten de o sabah bir hava alanında öldüğünü öğrendim.
Uzatmaya gerek yok, sizin de başınızdan benzer şeyler geçmiştir muhtemelen. Tüm bu olaylar gösteriyor ki, rüyalarda bizim bilmediğimiz başka bir aleme geçiyoruz. Ve o alemde çok enteresan şeyleri gözlüyor, bazen de geleceğe dair işaretler alıyoruz.
İşte bu aleme 'misal alemi' deniliyor. 'Görüntüler alemi' yani. Ve bu alem, berzah (yani kabir) aleminin yansıması, o da ahiret aleminin yansıması hükmünde.
Buradan hareketle şöyle bir ipucu çıkarmak da mümkün: "Eğer bugün ölsek, kabirde nasıl bir aleme gideceğiz, halimiz nasıl olacak?" diyorsanız, rüyalarınıza bakın bence. Rüyalarınızda Cennet gibi yerlerde geziyor, huzur hissediyorsanız, muhtemelen kabriniz de öyle olacak demektir, gözünüz aydın. Ama tersine, sıkıntılı, karanlık rüyalar görüyorsanız, nerede hata yaptığınızı düşünmenizde fayda var. Yoksa kötü bir sürprizle karşılaşabilirsiniz.
Zaten uyku 'ölümün küçük kardeşi' olarak nitelenmiştir. Yani biz rüyalarda, ölünce gireceğimiz alemin sığ sularında ufak bir tur atıp dönüyoruz. Buna işaret eden bir ayetin meali: “Allah ölüm esnasında ruhları alır, ölmeyenlerinkini de uykuda alır. Ölümüne hükmettiğini tutar, ötekini belli bir vakte kadar salıverir." (Zümer-42) O yüzden,kabir hayatının, hatta ahiretin püf noktalarını merak edenler, uyku ve rüyalara dikkat etsinler, ilginç ipuçları bulacaklardır. Birisini daha söyleyeyim:
Cennet'teki nimetler için hem 'dünyadakilere benzer' denilir, hem de 'hiç bir göz görmemiş, hiç kimsenin kalbine de doğmamış.' Bu ikisi nasıl birlikte gerçek olabilir?
İşte bunun cevabını rüyalar veriyor aslında. Yukarıda bahsettiğim deniz rüyasını hatırlayın. O rüyada gördüğüm deniz masmavi idi. Evet maviydi ama, ben bugüne dek öyle mavi görmedim. Hiçbir maviden de öyle lezzet almadım.
Ya da rüyada Cennet kadınlarını görenler, aynı şekilde tarif ederler hep: "Eli, ayağı, kaşı, gözü ile bildiğimiz gibi bir bayan, ama böyle bir güzelliğe, ben dünyada rastlamadım." Yani hem benzer, hem eşsiz.
Şimdi rüyanın kişiliğe bakan yönüne geçelim. Evet, rüyada misal alemini görürüz, ama hepimiz kendi gözümüz, kendi 'gözlüğümüz' ile görürüz. Beyaz bir objeye kırmızı gözlükle bakınca onu kırmızı görmek, kirli bir gözlükle ise, baktığımız her şeyi kirli görmek gibi, misal alemindeki gözlemlerimiz de, bizim ruh halimize bağlıdır.
Kimimizin ruhu tertemizdir, tüm rüyaları pırıl pırıl olur, kimimiz gergindir, rüyalarında sürekli kavga eder durur. Kimimiz ruhen gelişmiştir, aylarca sonra olacak şeyleri bile görür, kimimizin ruhu hamdır, ancak bir gün sonra olacak olayları görebilir.
Hatta dikkat ederseniz, rüyada görünen obje ve semboller bile, bizim normalde meşgul olduğumuz konularla ilgilidir. İşte bu sebeple, rüyaların analizi, kişiliğe dair ipuçları da taşır. Yani bir rüya hem mana alemindeki olaylara ve geleceğe dair işaretler içerir, hem de aynı anda kişilik özelliklerini açığa vurur.
O yüzden rüyaları ayırmak, bir kısmının sadece geleceğe işaret ettiğini, bir kısmının ise sadece kişiliği ve iç çatışmaları gösterdiğini düşünmek, çok da doğru değildir. Her ama her rüya, iki işi birden yapar. Tabi ehil olanlarca yorumlanmak kaydı ile.
Bir soru: "Bazı rüyaları hatırlamıyoruz. Neden?"
Cevap: Her insan gece boyunca yaklaşık 1,5-2 saatte bir rüya görür. Ama çoğu zaman sadece son görülen rüya hatırlanır. Hatırlanmayan veya hatırlansa da anlaşılmayan rüyalar ise boşa gitmez, merak etmeyin. Onlar da ruhumuza mesajlarını iletirler, ama bilinç altı olarak. Yani mesajı alırsınız ama farkında olmazsınız. Zaten Allah hiçbir şeyi boşuna yaratmaz. O enteresan rüyalar da israf değildir tabii ki.
Çok sorulan bir soru daha: "Rüya ile amel edilmez mi?"
Cevap: Evet, rüyaların hayallere açık olması sebebiyle, rüya ile amel edilmesi çok önerilmez. Ancak peygamberliğin kırkta birinin sadık rüyalar şeklinde tecelli ettiğini de biliyoruz. O zaman, dikkatli bir değerlendirme yapmak gerektiği ortada. Ve unutmayın ki, Resulullah'ın (asm) ashabına ilk öğrettiği şeylerden birisi 'istihare' idi. Yani bir konuda kararsız kalan kişinin, belli bir namaz ve dua sonrası rüyaya yatması. Dolayısı ile tabii ki rüya ile amel edilir.
'Amel edilmez' denilmesinin sebebi, bunu abartmaya karşı bir uyarıdır olsa olsa. Zira bazıları, Kuran ve sünnetteki açık hükümlere karşın, illa da rüyalarına göre (tabii kendi yorumları ile) hareket ettikleri için, böylelerinin ikaz edilmesi gereklidir. Ama faraza rüyada Resulullah'ı (asm) gördünüz ve size kitap ve sünnete de aykırı olmayan bir şey tavsiye etti diyelim. Bu öneriyi yapmayacak kimse var mıdır, söyler misiniz? Ve eğer "Rüyalar yanıltır." diyorsanız, Resulullah (asm) sizin rüyanıza, sizi yanıltmak için mi girdi yani? Haşa.
Resulullah'dan (asm) bahsetmişken, dikkatimi çeken bir ayrıntıdan da söz etmek isterim. Peygamberimizi (asm) rüyada gören insanların anlattıklarına bakarsanız, hepsinin de (temel özellikler aynı olmakla beraber) ayrıntılarda farklı bir portre çizdiğini görürsünüz. Aktif ve konuşkan birisinin rüyada peygamberimizi (asm) canlı, atak bir kişi olarak görmesi, korkuları olan birisinin ise, 'ürkütücü derecede heybetli' olarak tarif etmesi, kendi şahit olduğum örneklerdir. Zira dediğimiz gibi, herkes o alemi kendi gözlüğünün rengi ile görür.
Son bir not: Rüyalarda girilen alemin görkemini, etkileyiciliğini gören bir çok kişi şu soruyu sormuştur haklı olarak: "Acaba rüyada gerçek aleme uyanıyor, 'uyandım' dediğimde ise, aslında dünya uykusuna mı dalıyorum?" Bence de üstünde durulması gereken bir noktadır bu. Size havale ediyorum.







2 Temmuz 2014 Çarşamba

Kadınlar sizin tarlanızdır

Bakara suresi 223. ayetinde geçen "Kadınlar sizin tarlanızdır." mealindeki ifadenin tefsirlerine baktığımızda, genelde şu yorumu görüyoruz: 'Kadınlar çocuk doğurma sebebiyle sizin tarlanız hükmündedirler.' 
Güzel de, bu zaten bilinen açık bir gerçek değil mi? Yani Kuran bu şekilde tarif etmese idi, çocukların başka yerde 'yetiştiğini' mi düşünecektik? Tabii ki hayır. O zaman neden özellikle 'tarla' ifadesi kullanılmış? Bunun üzerinde düşünmek lazım.
Nedir tarlanın özelliği? Pasiftir, alıcıdır ve işlenmesi gerekir. Kendi haline bırakırsanız, yaban otu biter sadece. Ama onu işler ve ekerseniz, ektiğiniz ürünü bire yüz bereketle size iade eder. Ve bir tarlaya buğday ekip de arpa biçmezsiniz. 'Ne ekerseniz onu biçersiniz' tabii ki. İşte bu işaretlerden, kadın psikolojisine yönelik önemli ipuçları bulabiliyoruz.
Burada, rahmetli Cemil Meriç'in meşhur sözünü hatırlamak lazım: "Kadın, merkezi kendi dışında olan bir dünyadır." Yani kadın kendisi için yaşamaz. Başkaları için yaşar. O yüzden sürekli olarak (özellikle kocasının) kendisinden ne beklediğini anlamaya çalışır. Eğer erkek sağlam bir çizgiye sahipse, karısından ne istediğini açıkça ifade ediyorsa, bir de bu doğrultuda eşini 'besliyorsa', kadının verimi artar. Fedakarlık, anlayış, kabullenicilik, uyum sağlama gibi yetenekleri sayesinde de, 'ona ekilen'i kat kat arttıran verimli bir tarla hükmüne geçer.
Burada sadece çocuk doğurmaktan bahsetmiyoruz tabii ki. Erkeğin ideallerini hayata geçirmek, çocukları o doğrultuda yetiştirmek, hatta o idealleri çevrede yaymak gibi çok önemli konularda da muazzam bir bereket kaynağıdır kadın.
Ancak burada esas rol erkeğe düşer. Bir çiftçi nasıl ki tarlasında sürekli çalışır, onu sürer, eker, sular ise, erkeğin de eşini devamlı 'işlemesi' gerekir. Sadece beklentilerini söyleyerek de değil, bizzat emek harcayarak, anlatarak, birlikte uygulayarak ve hakeza. Yoksa bazılarının yaptığı gibi "Karıcığım, senden bir şey istemiyorum. Sen mutlu ol yeter." demek, kolaycılıktır, sorumluluktan kaçmaktır, kadını da boşluğa ve anlamsız bir kaosa mahkum etmektir.
Burada başka bir ayetin ince işaretini anmak isterim. İlk anda peygamber eşlerine, dolayısıyla da tüm kadınlara hitap eden Ahzab suresi 34. ayeti mealen şöyle: "(Ey peygamber eşleri), evlerinizde Allah’ın ayetlerinden ve hikmetten (size) okunanları düşünün." Dikkat edin, burada, "Evlerinizde Allah'ın ayetlerini okuyup düşünün." denmemiş. "Evlerinizde okunanları düşünün." denmiş. Yani beklenen, onların okunması değil, onlara okunması. Peki kim okuyacak? Tabii ki koca. Zaten bayanlar birlikte iş yapmayı, tek başına çalışmaktan çok daha fazla severler. 
Yani neymiş? Koca, "Karıcığım, şu kitaplar çok kıymetli. Hadi onları oku." demeyecek. Bizzat kendisi okuyacak. Tarlayı ekecek yani.
Tarla örneğini biraz daha düşünün derim.




30 Nisan 2014 Çarşamba

Unutkanlık

Unutkanlığın bunama, beslenme eksikliği gibi biyolojik sebeplerine girmeden, sadece psikolojik sebebi üzerinde duracağız.
Özetle söylersek, unutmak aslında kişinin kendi tercihidir ve bir tür savunma mekanizmasıdır.
Şöyle ki, insan nefsi, lezzet almayı arzu eder. Lezzet almasına engel olan, hoşuna gitmeyen ve çözemediği bir konu varsa, onu da unutmak ister. İşte bu sırada, unutma olayı sadece unutmak istenilen konuya has kalmaz, onunla az-çok ilgisi olan birçok konu da beraberinde unutulur. Zira zihnimiz olayları ve objeleri, yalıtılmış olarak değil, ilintili tüm çevresel faktörlerle beraber depolar ve yine o şekilde hatırlar.
Konuyu çok kişinin yaşadığı bir örnekle açıklayalım:
Bir iş için bir odaya girersiniz. Ama birden, oraya neden girdiğinizi unutursunuz. Buradaki mekanizma şöyledir:
Diyelim ki o gün birisiyle telefonda üzücü bir konu konuştunuz. Canınız çok sıkıldı. Çözüm de bulamadınız. Sürekli sıkıntı çekmek de istemezsiniz tabii. O zaman, o konuşmayı unutmaya çalışırsınız. Tabii bu gayret bilinçli olmak zorunda da değildir. Bilinç dışı olarak da işler. Sıkıntı verici konudan uzaklaşır, başka şeylerle kendinizi avutur, konunun üstünü örtersiniz. Ama aslında o konu, bilinç altınızda hazır beklemektedir. Hoşunuza gitmedi diye yok olmaz tabii.
Sonra, siz o konuyu sildiğinizi zannederken, diyelim ki kitap almak için bir odaya girdiniz. O an odada bir telefon gördünüz. Zihniniz derhal otomatik olarak o üzücü telefon konuşmasını da hatırlar. Daha doğrusu hatırlamak ister. Ama o konuyu unutmak istediğiniz için, bilinç düzeyine yaklaşan o hatıra derhal yeniden baskılanıp bilinç altına itilir. Fakat o anda zihninizde olan diğer amaç da, beraberinde bilinç düzeyinden uzaklaştırılır. Bir anlamda, kurunun yanında yaş da yanar. Ve siz "Bu odaya neden girdim?" diye şaşırırsınız.
Bu basit ve temel örneği genişletelim: Eğer sizin çok temel bir konuda canınızı sıkan bir sorun varsa, örneğin vicdanen yapmanız gereken bir şeyi yapmıyor veya yapmamanız gereken bir şeyi yapıyorsanız, bu vicdan azabından kurtulmak için çok sık biçimde 'bilinç altına bastırma' dediğimiz yöntemi kullanmak zorunda kalırsınız.
Örneğin namaz kılması gerektiğini bilen, ama bir türlü başlamayan bir kişi, ne zaman ezan işitse, cami görse, din üzerine bir sohbet duysa, o vicdan azabı bilinç düzeyine yaklaşır. Ama bilince gelmemesi için sürekli bastırma uygulamak zorunda kalır.
Veya vicdanını rahatsız eden ve utandıracak bir günahı, gizli gizli işlemeye devam eden bir kişi, bu ayıbını unutabilmek için, onu hatırlatan, çağrıştıran her şeyi bilinç altına itmek zorunda kalır.
Ya da kocasıyla ilgili ciddi bir sorunu olan bir bayan, bu sorunla yüzleşmek yerine kaçıyorsa, o sorunu hatırlatacak her durumda bastırma yapa yapa, giderek unutkanlık yerleşecektir doğal olarak.
Bu durumda çözümün ne olduğunu anladınız tabii. Yani, unutkanlıktan kurtulmak için, kafamızın ve vicdanımızın rahat olması gerekir. Sorunlarınızı hasır altı etmek yerine yüzleşip çözmeli, vicdanınızın dediklerini de yapmalısınız. O zaman iç huzuruyla beraber hafızanız da tıkır tıkır işlemeye başlar, emin olun.
Son olarak, konuyu açıp tamamlayacak birkaç örnek daha vermek isterim.
Mesela bir çocuk eğer ebeveyni tarafından ödevleri konusunda sürekli azarlanıyorsa, ödevlerini daha da fazla unutacaktır, emin olabilirsiniz. Zira sürekli eleştiriler sonrasında, onun zihninde ödev, stres anlamına gelir. Zihin de stresten uzaklaşmak istediği için, ödevleri unutmaya çalışır. Yani aşırı baskı, tamamen ters sonuç vermiş olur.
Veya için için sinir olduğunuz bir tanıdığınız sizden bir şey istediyse, emin olun ki o işi büyük bir ihtimalle unutursunuz. Zira o şahsı hatırlamak sizde gerginlik oluşturuyorsa, zihniniz onu da, onun istediği şeyleri de unutmaya yönelir.
Özetle, iyi bir hafıza için, sorunları biriktirmeden çözmek, vicdanının sesini dinlemek ve içte de dışta da barış halinde olmak şarttır.

25 Nisan 2014 Cuma

Erkek-kadın farkı

İnsanın ruhsal durumunu etkileyen en önemli biyolojik faktörler, cinsiyet hormonlarıdır. Erkeklerde testosteron, kadınlarda ise östrojen ve progesteron bunların önde gelenleridir.
Erkek cinsiyet hormonu, tektir ve de tekdüze biçimde salgılanır. Bunun sonucu, pek değişmeyen, sabit bir ruh halidir.
Kadın cinsiyet hormonları ise hem birden fazladır, hem de sürekli değişen miktarlarda salgılanırlar. Biri inerken öbürü çıkar, ikisi birden çıkar, ikisi birden azalır vs. Sonuç, deniz gibi çalkantılı, her dakikası farklı olan bir duygu değişkenliğidir.
Bu yüzden erkek, bildiği yolda burnunun dikine gider, kadın ise şartlara göre değişim ve uyum gösterir. Yani kadının değişme ve uyum sağlama yeteneği vardır, erkeğin ise değişmeme ve yolundan şaşmama özelliği.
Buradan hareketle her iki cinsin temel ihtiyaçları da kolayca anlaşılır.
Erkekte tekdüzelik ve sağlamlık vardır, değişkenlik ve estetik incelik eksiktir. Bunları başkasında arar.
Kadında ise değişkenlik ve estetik incelik vardır ama, tekdüzelik ve sağlamlık eksiktir. Bunları başkasında arar.
O yüzden erkekler sürekli yenilik ve macera peşinde koşarlar. Özde tekdüze oldukları için, kadın faktörü ile hayatlarını renklendirmeyi, tamamlamayı arzu ederler.
Kadınlar ise bir erkek objesine bağlanıp devamlılık ve dayanıklılık sağlama ihtiyacı duyarlar. Dağınıklıktan kurtulmak, sürekli çalkalanan, her olayda değişen ruh halini dengeye oturtmak için bir erkeğe dayanıp, onun sabit çizgisi etrafında tutarlı bir bütünlük oluşturmak isterler.
Konuyu özetleyen bir benzetme yaparsak: Malum, bir çadır için iki temel eleman lazımdır: Direk ve örtü.
Çadır direği dümdüz bir odundur. Ne şekilde koyarsanız koyun, ister dikin, ister yatırın, dümdüz bir odundur.
Çadır bezi ise, her şekle girebilir. Bazen dürülmüş bir bohça, bazen geniş bir yaygı, bazen şekilsiz bir kumaş yığınıdır.
Ne zaman ki direği diker, üstüne de bezi sererseniz, o zaman ikisi bir çadır oluştururlar ve işe yarar hale gelirler.
Direk, sap gibi ortada kalmaz, bez ise işlevsel bir şekle girer ve dağınıklıktan kurtulmuş olur.
Bu örnekte direğin ve örtünün hangi cinsleri temsil ettiği gayet açık. Örneğin ayrıntılarını ise zihninize havale ediyorum.
Konuya diğer ayrıntılarla devam ederiz inşaallah. Ama iyice anlamamız ve hiç unutmamamız gereken nokta şudur ki, Allah iki cinsi, birbirini tamamlasın diye, farklı, hatta zıt özelliklerde yaratmıştır. Sadece bu zıtları birleştirenler, tam resmi görebilirler.
Farklılıkları inkar etmek, yok etmeye çalışmak veya eleştirmek, boşuna bir gayrettir. Marifet, bu cemal ve celal kutuplarını bir araya getirip kusursuz bütünü oluşturmaktır.
Ve işte o yüzden, kadınlardan peygamber gelmemiştir belki ama, hemen tüm peygamberler de evli idiler ve hanımlarıyla beraber mutlak gerçeği yaşamışlardı.



20 Nisan 2014 Pazar

Ölümcül espriler

Bir belgeselde izlemiştim. Bir uzman, Everest tepesine tırmanma hakkında konferans veriyordu. Konu tırmanışın en riskli aşamalarından birine gelmişti. İki yanı dik ve derin uçurumlarla çevrili bir sırttan geçişi anlattı.
"Burası tırmanması çok zor bir yerdir. Ve çok da risklidir. Zira her an iki taraftan birine düşebilirsiniz.
Eğer sol tarafa düşerseniz, 2400 metre aşağıya düşersiniz. Sağ tarafa düşerseniz de, 3500 metre aşağıya."
Ve bir an durup, "Galiba sağ tarafa düşmek daha iyi." dedi. "Böylece biraz daha uzun yaşarsınız."
Seyircilerin çoğu ancak birkaç saniyelik bir şaşkınlıktan sonra güldüler. Espri ilk anda anlaşılmayan bir incelikteydi zira. İki tarafa düşünce de ölüm kesindi aslında. Ama sağ tarafa düşünce, dibe varana kadar biraz daha fazla zaman geçeceği için 'daha uzun' yaşamış oluyordu kişi. Traji-komik bir anlatımdı gerçekten de.
Ve bu anektodu anlattığım hemen herkes de, espriyi ancak birkaç saniye sonra anlayıp güldü. Ama çoğu bunu ömür boyu unutmayacaktır muhtemelen.
Zira anlatılan olay, olağan dışı bir koşulla ilgili görünse de, derinde gerçek hayatımızla birebir örtüşüyor. Günümüzün moda konularından olan "Ne yaparsak daha uzun yaşarız?" sorusunun gerçek cevabı da burada. Ne yaparsak yapalım, ancak 'biraz daha uzun' yaşarız. Ama sonuç aynıdır. Her şartta kabre 'düşeceğiz'.

Geçenlerde dini yaşantısı pek olmayan bir arkadaşla sohbet ediyorduk.
Sordu: "Ne yapıyorsun?"
"Koşturuyorum." dedim.
Gülerek "Nereye?" dedi.
"Kabre." dedim.
"Ne diyorsun ya?" dedi. "Nasıl cevap o?"
"Ne demeliydim sence?" diye sordum. "Kısa vadeli bir hedef belirleyip, örneğin çocukların eğitimi için filan mı demeliydim? Uzun vadede yolun sonu belli."
"Hık mık." deyince de bir örnekle açtım:
"Bu hayat 110 metre engelli koşusu gibi. Arka arkaya engeller var. İlkokul, lise, üniversite, iş, evlilik, emeklilik, çocukları evlendirme vs. Ama bitiş çizgisi mutlaka ölüm. Şu an önümde olan engelden mi bahsetmeliyim sence, varacağım son çizgiden mi?"
Ve hayali bir örnek verdim:
110 engelli finali başlamak üzere. Spiker bir atlet ile röportaj yapıyor.
"Hedefiniz nedir?"
"İlk engeli geçmek."
"??? Peki sonra?"
"İkinci engeli geçmek."
"Sonra?"
"Üçüncü engeli geçmek."
"???"
Dünyada böyle cevap verecek bir atlet yoktur herhalde. Ama öylesi cevaplar veren insan hayli çok.