7 Aralık 2014 Pazar

Cinlerden korkmak

Soru: Cinlerin varlığı Kuran'da açıkça ifade ediliyor. Peki ama bunun bize bildirilmesinde bir gariplik yok mu? Cinleri Allah bize neden haber veriyor? Cin korkusu yüzünden psikolojik problem yaşayan onca insan var. Hem biz cinleri görmediğimiz halde, onların bizi görmeleri, adaletsiz bir durum değil mi?
Cevap:
1: Kuran hem insanlara, hem de cinlere hitaben inmiş bir kitap olduğu için, cinlerden de bahsetmesi ve onlara da seslenmesi gayet doğaldır.
2: Cinlerin de (insanlar gibi) iyisi de vardır, kötüsü de. Hepsini şeytan gibi görmek hatadır. Hatta bazı cinler, sevdikleri insana yardım edip onu korurlar bile.
3: Cinlerin 'ifrit' gibi pek az bir kısmı insana zarar verebilecek güce sahiptir. Çok büyük bir çoğunluğu, bizim için risk teşkil etmez. Evde beslenen bir kedi gibi bile farz edebilirsiniz.
4: Zaten onların bizi görmeleri de genel bir kural değildir. Faraza öyle olsa bile, bir önceki maddeyi hatırlarsak, sıradan bir cin, sizi istese de öldüremez. Ama bir insan istemeden bir cinin ölümüne yol açabilir. O yüzdendir ki “Sizin onlardan korktuğunuzdan daha fazla, onlar sizden korkarlar.” denilmiştir.
Hatta bazı insanlar onların adını anmamak için “3 harfliler” deyince, hep şu espriyi yaparım: “Belki de cinler de bizim korkumuzdan dolayı bize '5 harfliler' diyorlardır.”
İşte biz, güç farkı sebebiyle bilmeden onlara zarar verebildiğimiz için, Allah onlara bizi bazen görebilme yeteneği vermiştir ki, kendilerini korusunlar.
Mesela bir filin bir kertenkeleyi görmesi zordur. Zaten pek gerekmez de. Zira o ufak hayvanın file zarar vermesi imkansız gibidir. Ama bir kertenkele fili mutlaka görür. Zira fil fark etmeden onu ezebilir.
Benzer biçimde, insan en son yaratılan ve manevi potansiyeli en yüksek canlı olduğu, cinler ise insana kıyasla daha basit ve zayıf oldukları için, biz genellikle onları görmeyiz, ama onlar bazen bizi görebilirler. Bu da Allah'ın rahmet ve hikmetinin bir diğer tecellisidir.
Ama farz edelim ki konumuz, 'ifrit' denilen tehlikeli kısım olsun, korkmakta haklı olalım. Unutmayalım ki, bu dünya Cennet değil, bir sınav meydanıdır. Burada hiç bir sorun olmasaydı, ne sınav olurdu, ne de kimse Cennet'i isterdi. Tabii ki sınav meydanında bazı sıkıntılar, tatsızlıklar, korkutucu veya üzücü şeyler olacak.
İnsan ise, maddi ve manevi yönden kırılgan ve hassas bir varlık. Buna karşılık, birçok şey onu üzüyor, korkutuyor. İşte bu halden tek çıkış yolu var: Zayıflığını ve muhtaçlığını kabullenip, sonsuz kudret ve rahmet sahibi rabbine sığınmak.
Bu amaçla da Allah bu dünyada insanı tedirgin edecek, korkutacak nice şeyler yaratmış; depremler, yangınlar, hastalıklar gibi. Ta ki insan rabbine sığınsın, küçük bir firavun gibi değil, gerçek bir kul gibi yaşasın.
Örneğin bir hadiste Peygamberimiz (asm) dünyanın sonuna doğru, yani ahirzamanda, eski devirlerde olmayan yeni hastalıkların çıkacağını haber vermiş. Nitekim AIDS, Domuz Gribi gibi yeni hastalıkları görüyoruz. İşte bunun bir sebebi de şu olsa gerektir ki, tıp ilerleyip, bilinen hastalıklara çözüm bulunduğunda, insanlar gevşekliğe kapılmasınlar ve etraflarında daima Allah'a sığınmalarını netice verecek, tedirgin edici hastalıklar bulunsun.
Cin konusu da aynen bunun gibidir. Normalde bizim görmediğimiz, ama bazen bizi görebilen ve nadir de olsa bize zarar verebilen cinlerin Kuran'da haber verilmesi de, insanı gevşeklikten kurtarıp rabbine yöneltmeye yarar diyebiliriz.
Hatta şeytanın yaratılması bile, benzer bir hikmet içerir. Allah şeytanı, insan ondan Allah'a sığınsın diye yaratmıştır bile denilebilir.
Bir de tersini düşünelim. Farz edelim ki şeytan yaratılmamış, cinler yok, hastalıklar yok, felaketler yok, herkesin keyfi yerinde. Bu konumdaki insanlar Allah'a yönelir miydi acaba? Yoksa "Her şey yolunda, sorun yok, yardım gerekmez. Ben kendi işimi hallederim." gibisinden bir küstahlığa mı düşerlerdi?
Kısacası, Allah her işini hikmetle yapar. İlk anda kötü gibi görünen olaylarda bile sonsuz rahmeti tecelli eder. Ve onun korumasına sığındıktan sonra, ne cinler, ne şeytanlar insana bir zarar veremezler.




3 Aralık 2014 Çarşamba

Her şakada bir gerçek vardır

Mizah, ruhsal savunma mekanizmalarından biridir. Yani kişi, kendisinde gerilim oluşturan ve açıkça ifade etmesi de uygun olmayan bazı düşüncelerini, şaka görüntüsü altında ifade edip, kısmen rahatlamaya çalışır.
Tabii bu süreç genellikle bilinç dışı olarak gerçekleşir. Yani şahıs, neden öyle bir şaka yaptığının, bu şakayla hangi saklı düşüncesini dile getirerek rahatladığının farkında değildir çoğunlukla.
Bu konuyu dile getirme amacım da bu zaten: Farkındalık oluşturmak. Yani hem kendi yaptığınız şakaların altında yatan gerçeklerle yüzleşmenizi, hem de birisi size 'şaka yollu' bir şeyler söylediğinde, onun aslında neler düşündüğünü anlamanızı sağlamak.
Şakaların altındaki gerçeği görmenin yolu çok basittir. Tonlamaları, mimikleri ve gülümsemeleri bırakıp, sadece söylenen sözleri kağıda döktüğünüzde, ortaya ne anlam çıkıyorsa, onu gerçek olarak kabul edebilirsiniz.
Geçenlerde bir dostumun işyerini ziyaret ettim. Arkadaşlarıyla sohbet ediyorlardı. Bu arada bir tanıdıkları daha geldi. Guruptan biri o şahsı görünce şaka yollu, "Sen hala ölmedin mi?" dedi. Herkes gülüştü. Arkadaşıma döndüm, "Belli ki aralarında gizli bir düşmanlık var. Hatta ölmesini isteyecek kadar." dedim.
"Abartma ya, şaka yaptı sadece." dedi.
Ona sordum: "Gerçekten sevdiğin birini düşün. Babanı, çocuğunu vs. hayal et. Ona böyle bir şaka yapar mısın?"
Bir an düşündü. "Asla yapmam." dedi. "Galiba haklısın."
Ve belki uç bir örnek olacak ama, siz sahabe efendilerimizin Resullullah'ı (asm) görünce "Yine mi sen çıktın karşıma ya Resulallah? Bir kurtulamadık senden." gibi bir şaka yaptıklarını hiç duydunuz mu? Tabii ki hayır. Hatta hayal bile edilemez. Peki neden? Zira kişi gerçekten, samimiyetle sevdiği birisine, böyle bir sözü şakayla bile söylemez. O zaman bu tip bir şakayla karşılaştığınızda biraz düşünün derim.
Unutmayın ki, şakalarımızı bilinç altımızda hazır bekleyen malzemelerden yaparız, hiç aklımıza, hayalimize gelmeyen şeylerden değil. Eğer bir kişiye için için kırgınsak, ona olumsuz içerikli şaka yapmamız çok muhtemeldir.
Ve ters taraftan bir örnek: Diyelim ki bir sohbet sırasında bir arkadaşınızın sözünü beğenip onu biraz övdünüz. Eğer o, şaka yollu böbürlenip "Ne sandın? Karşında büyük bir alim var." derse, gerçekten kendini büyük bir alim zannediyor demektir.
Eğer derseniz ki, "Her şakada..." şeklinde genelleme yapmak, biraz abartılı değil mi?
Cevaben derim: Haklısınız, bütün genellemeler tehlikelidir. Ama isterseniz buna siz karar verin. Biraz gözlem yapın sohbetlerinizde, çok ilginç şeyler bulacaksınız, eminim. Denemesi serbest.


29 Kasım 2014 Cumartesi

Beynimizin ne kadarını kullanıyoruz?

Yaygın bir söylenti vardır, bilirsiniz: "İnsanlar beyinlerinin çok az bir kısmını kullanıyormuş. Einstein bile ancak %5'ini kullanmış. %100'ünü kullansak, kim bilir neler yapardık?"
Bazıları nedense bu fikirden çok hoşlanır. Oysa bilimsel veriler, bu iddianın yanlış olduğunu göstermektedir.
Bu düşüncenin ilk çıkış noktası, 1890'larda Harward Üniversitesi'nde yapılan bazı araştırmalardır. O çalışmalarda, insanların beyinlerini tam kapasite kullanmaları halinde IQ (zeka katsayısı) değerinin 250 ye ulaşabileceği, ancak toplumun sadece % 3'ünün bunu başarabildiği belirtilmiştir. İşte bu tespit zamanla şekil değiştirerek, 'insanların beyinlerinin sadece % 3'lük kısmını kullandıkları' şekline bir efsaneye dönüşmüştür.
Bu arada bazı araştırmalarda, beynin bazı bölgelerinin gün içerisinde çok nadiren aktif olduğunun görülmesi de, aynı iddiaya bilimsel bir destek gibi kabul edilmiştir.
Şimdi bu iddiaları irdeleyelim:
Öncelikle, beynin bazı bölgelerinin çoğu zaman aktif olmaması, o bölgelerin kullanılmadığı anlamına gelmez tabii ki. Dişlerimizi veya midemizi 24 saat boyunca sürekli kullanmadığımız gibi.
Ayrıca, eğer beynimizin faraza %10'u kullanılıyor, %90'ı kullanılmıyor olsaydı, beyin dokusunda oluşan hasarların çok büyük bir kısmı, etkisiz ve zararsız olurdu. Zira beyindeki bir doku yıkımı, % 90 ihtimalle beynin 'kullanılmayan' bir bölgesine denk gelir ve hiç bir etki göstermezdi. Oysa araştırmalar göstermiştir ki, beynin herhangi bir bölgesinin hasar alması, bedensel veya zihinsel işleyişi mutlaka az veya çok bozmaktadır. En küçük, hatta milimetrik beyin hasarları bile, çok ciddi problemlere sebep olabilmektedir.
Zaten son zamanlarda gelişen görüntüleme teknikleri, bu iddiayı açıkça çürütmektedir. Pozitron Emisyonlu Tomografi (PET) ve Fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme (fMRI) gibi yollarla artık biliyoruz ki, beynin en sakin hali sanılan uykuda bile, hemen her bölgesinde belli bir miktar aktivite vardır.
Hatta bugün gelişen teknolojilerle beynin neredeyse her bir hücresinin tek tek çalışması incelenebilmektedir. Ve bu tip araştırmalarda, beyinde kullanılmayan tek bir hücreye bile rastlanmamıştır.
Zaten vücudumuzda görevini yapmayan her organ, zamanla bozulur ve erir. Örneğin bir insan kaslarını yeterince çalıştırmazsa, 'kas erimesi' sorunu ortaya çıkar. O yüzden, faraza beynin büyük kısmı kullanılmıyor olsaydı, beyinde de bu tip bir erime-çürüme oluşması gerekirdi. Oysa böyle bir şey gözlenmiş değildir.
Hepsinden öte, böyle bir iddia, yaratışında zerre kadar israf etmeyen Allah'ın hikmetine iftira anlamına bile gelebilir. İnsan vücudundaki en minik kıvrımların, en küçük hücrelerin bile bir fonksiyonu vardır, biliyoruz. İşe yaramayan hiç bir uzvumuz, hatta hücremiz bile yok. Hatta çoğu aynı anda birçok görevi birden yerine getiriyor. Bu israfsızlık kuralı da gösterir ki, en önemli organlarımızdan olan beyinin, milyarlarca insan tarafından kullanılmayan, yani faydasız bölgelerinin olması, anlamsız bir iddiadır.
Üstelik beyin vücudumuzdaki en masraflı organdır. En çok glikozu o tüketir. Bunun büyük bir kısmının, işe yaramayan bölgeler için boşuna harcandığını düşünmek, tamamen mantık dışıdır.
Sonuç olarak, geçerli bilimsel görüş şudur ki, insanlar beyinlerinin tamamına yakınını kullanırlar. Beynin kullanılmayan hiçbir noktası yoktur. Kimi koşulda, bazı bölgeler daha fazla, bazı bölgeler daha az çalışıyor olabilir. Ancak bu kullanılmama anlamına gelmez. Olsa olsa yeterince etkin kullanmamaktan bahsedebiliriz. Nitekim tarihte iz bırakmış dahi insanların bizden esas farkları, IQ seviyelerinin 300 civarında olması değil, sahip oldukları merak, yoğunlaşma, araştırma gibi yeteneklerini gereksiz yerlerde harcamayıp anlamlı hedeflere yoğunlaştırmaları, doğru şekilde kullanmalarıdır.
Bize de nasip olur inşallah.



22 Kasım 2014 Cumartesi

Besmele yeter

Bismillahir-rahmanir-rahim.
Bilirsiniz, alimler "Kuran Bakara suresinde, Bakara Fatiha'da, Fatiha ise Besmele'de özetlenmiştir." derler.
Yine denilir ki, insanın tüm ihtiyaçlarına Kuran'da bir cevap vardır.
Bu iki hükmü birleştirdiğimizde, karşımıza şu sonuç çıkıyor: "İnsanın tüm ihtiyaçlarına bir cevap, Besmele'de vardır."
Peki bu mümkün mü? Nasıl olur da, yaratıcımızın üç isminden oluşan Besmele, bir insanın hemen tüm ihtiyaçlarına cevap verebilir?
O zaman önce insanın temel ihtiyaçlarına bakalım:
İnsan, hayatını sürdürebilmek için, üç şeye muhtaçtır:
Birincisi: Kendisi için faydalı ve zararlı olacak şeyleri ayırt etmek,
İkincisi: Faydalı şeyleri elde etmek,
Üçüncüsü: Zararlı şeylerden sakınmak.
Bunları yapabilen bir insan, hayatını dengeli ve sağlıklı biçimde sürdürebilir.
İşte Besmele'de anılan üç isim, tam da bu üç temel ihtiyaca bire bir denk düşmektedir.
Şöyle ki:
1-İnsan için neyin faydalı, neyin zararlı olduğunu bilmek, ancak insanı ve her şeyi yaratan Allah'ın bilebileceği bir şeydir. Baştaki 'Allah' buna işaret eder.
2-İhtiyacı olan faydalı şeyleri yaratan ve insana ikram eden, onu besleyip büyüten, 'Rahman'dır. Zaten Rahman, Rezzak (rızık veren, besleyen) anlamındadır.
3-Korktuğu, çekindiği zararlı şeylerden insanı koruyabilecek, olan ise, ancak 'Rahim' olan zattır. Onu esirgeyen, koruyan Rabbidir.
Özetle, iyiyi-kötüyü ayırmak, iyiyi elde edip kötüden de uzak kalmak için, Allah, Rahman ve Rahim olan zat, insana yeter.
Yani, insanın tüm temel ihtiyaçları için, sadece Besmele yeter.
Ve ne ilginçtir ki, 'Besmele' isminin başındaki 'bes' hecesi, Farsça 'yeter' anlamındadır.


19 Kasım 2014 Çarşamba

Zerdüşt kimdir?

Zerdüşt'ün İsa'dan 600 yıl kadar önce, bugünkü İran'da yaşadığı kabul edilmektedir. Gerçek bir peygamber olduğu, hak bir din getirdiği, zamanla dininin bozulduğu, özellikle de Sasaniler döneminde yozlaştığı düşünülmektedir.
Zerdüştlük başlangıçta tek bir tanrı inanışı üzerine şekillenmiştir. Tanrı'nın adı Ahura Mazda'dır. Hürmüz adı da kullanılır. Her şeyi o yaratmıştır. 'Sınırsız bir nur' olarak tarif edilir. İnsanlardan istediği ise, doğru olmak ve doğruluk için mücadele etmektir. Dini kutsal metni Avesta'daki temel kurallar, "Doğru şeyler düşün, doğru sözler söyle, doğru işler yap." şeklinde özetlenir.
Bu dinde kötülüklerin kaynağı olarak tanımlanan Ehriman, şeytan kavramına eştir. Ancak zamanla Ehriman 'kötülük tanrısı' olarak yorumlanmış ve Zerdüştlük tek tanrı inanışından uzaklaşmaya başlamıştır. Ahura Mazda için kullanılan bazı sıfatlar da, zamanla ayrı ilahlar olarak tarif edilince, çok tanrılı bir din ortaya çıkmıştır.
Saf Zerdüşt dininde günde 5 vakit ibadet edilir. İbadet, Ahura Mazda'nın nurunu temsilen, Güneş'e yönelerek yapılır. Gece ibadetlerinde ise, yine nuru temsilen bir ateşe yönelme şartı vardır.
Bu yönelmeler, zamanla Güneş'e ve ateşe tapma olarak algılanmış ve saf bir tevhid dini, puta tapıcı bir görünüme bürünmüştür.
Zerdüşt'ün hayat hikayesi hakkında çok fazla ayrıntı yoktur. Ancak annesinin 15 yaşında ve bakire iken, bir ışık huzmesi tarafından hamile bırakıldığı rivayet edilir.
Zerdüşt 20 yaşlarında inzivaya çekilir ve yaratıcıyı aramaya başlar. Sonunda 30 yaşlarında melek aracılığı ile vahiy iner ve peygamber olur.
Dinini tebliğ etmeye başladığında, uzun süre büyük baskı, alay ve işkencelerle karşılaşır. İlk 10 yıl içinde kendisine sadece bir tek kişinin inandığı nakledilir.
Su üzerinde yürüme gibi mucizeler de gösterdiği söylenen Zerdüşt'ün, göğe çıkarak yaratıcı ile de görüştüğü aktarılmaktadır.
Zerdüştlükte, ölen insanların iyi ve kötü işlerinden hesaba çekileceği, sonra da Cinvat denilen bir köprü üzerinden geçeceklerine inanılır. Köprüden geçebilenler sonsuz mutluluğa kavuşacaklar, düşenler ise günahları temizlenene dek azap göreceklerdir.
Zerdüşt'ün, kendisinden 3000 yıl kadar sonra, kötülüğün mağlup edileceği bir altın çağın geleceğini haber verdiği de bilinmektedir. Bunu sağlayacak kişi, Saoşyant adıyla anılır ve Zerdüşt gibi, bir bakireden doğacağına inanılır. Saoşyant ismi ise, 'rahmet' anlamına gelmektedir.
Kısacası denilebilir ki, bizim 'batıl din' diye isimlendirdiğimiz nice inanış, aslında bir peygamberin getirdiği hak dinin, zamanla yozlaşmasından oluşmaktadır. Zaten o eski devirlerde, bir insanın “Haydi ben bir din uydurayım.” demesi ve başarılı olması çok da mantıklı bir ihtimal değildir.
Yani Allah, en ücra yörelerdeki kabileleri bile rehbersiz bırakmamış, dinini bildirmiş, ama en doğru dinler bile, dar fikirli takipçilerince zamanla tanınamaz derecede bozulmuşlardır.
İlginçtir ki, bir dinin resmi devlet ideolojisi haline gelmesi, yayılmasını kolaylaştırırken, bozulma sürecinin de en önemli halkası olmaktadır. Nitekim Sasani devleti'nin Zerdüşt dinini benimsemesi, bu dinin yayılıp yerleşmesini sağlarken, bozulmasında da ciddi rol aynamıştır. Tıpkı Roma imparatorluğu'nun Hristiyanlığı kabulünde olduğu gibi.
Not: Bu son nokta, devlet desteğine hevesle bakanlara özellikle duyurulur.
Küçük bir ek: Budizm'in eski adı Brahmanizm'dir. Brahman adının ise İbrahim'den geldiği düşünülmektedir. Yani Budizm de köken olarak hak bir dinden kaynaklanıyor olsa gerektir. Nitekim 'kuyuya düşen iki adam' üzerine anlatılan temsili hikaye, hem Budist metinlerde geçer, hem de Hz. İbrahim'in sayfalarında.
İkinci bir ek: Eski peygamberlerin bazılarının vefatından sonra, onlara inanan kişilerin, onların öğretilerini hatırda tutmak amacı ile heykellerini yaptıkları, giderek bu davranışın puta tapma şekline dönüştüğü de ileri sürülmektedir.

7 Kasım 2014 Cuma

Kötü huylu anne-babaya itaat

Soru: “Anne-babamızı sevmek, her durumda şart mıdır? Örneğin katil, hırsız, dolandırıcı, kısacası 'kötü' bir anne veya babayı sevmek ve onlara iyi davranmak zorunda mıyız?”
Cevap: Anne-babaya itaati emreden en açık ayet, Lokman suresinde geçer. Önce kısa açıklaması ile orayı okuyalım:
14. “BİZ İNSANOĞLUNA, ANA-BABASINa güzelce itaat etmesini ve onlara her zaman iyi davranmasınI EMRETTİK. fakat annenin yeri bambaşkadır. çünkü ANNESİ, NİCE SIKINTI VE MEŞAKKATLERE KATLANARAK ONU dokuz ay boyunca karnında TAŞIDI. bununla da kalmadı, tam İKİ YIL BOYUNCA ONU EMZİRDİ ve gece-gündüz demeden uykusunu, rahatlığını terk ederek onun bakımıyla ilgilendi. öyleyse, ey insan; BANA VE ANA-BABANA ŞÜKRET! unutma ki, DÖNÜŞün BANADIR!
15. EĞER annen veya baban, hükmüne kayıtsız-şartsız itaat edileceğine dair HAKLARINDA HİÇBİR BİLGİ ve belgeYE SAHİP OLMADIĞIN birtakım putları, önderleri, efendileri ve sahte ilahlarI mutlak itaat makamına çıkararak BANA EŞ VE ORTAK KOŞMANI SANA EMREDERLERSE, O ZAMAN ONLARA İTAAT ETME. fakat bu durumda bile, ana-babanı terk etme; ONLARA BU DÜNYADA yaşadıkları sürece İYİLİKLE DAVRAN. bununla birlikte, sırf ataların oldukları için onları kendine örnek ve önder kabul etme; aksine, BANA YÖNELEN ve yalnızca bana kulluk eden ilim ve ahlak sahibi müminLERİN YOLUNU İZLE.
İşte bu ayet ve birçok hadisten anlıyoruz ki, meşru dairede oldukları sürece, anne-babaya itaat etmek, onları olabildiğince razı etmeye çalışmak şarttır. Allah'ın emrine uymayan tavırlarında ise onlara uymamakla beraber, yine de tatlı sözle gönüllerini almak gerekir.
Dediğiniz gibi bariz kötü özellikleri olan anne-babalar için ise en doğru tavır, onlara acımak ve düzelmeleri için dua etmektir. Zira bu dünyada çevresine, hatta çocuğuna bile zarar veren bir insan, gerçekte acınası bir haldedir. Kısa bir zulüm dönemi sonrası, gerek yaşlılığında, gerekse hesap gününde, kaybedenlerden olacaktır. Bu durumdaki birisine kızılmaz, olsa olsa acınır.
Hz İsa'dan: "Eğer biz Allah'tan hatalarımızı affetmesini bekliyorsak, bize karşı hata yapanları affetmeliyiz ki, Allah'tan af dilemeye yüzümüz olsun." ve "Acımasızca cezalandıran, acımasızca cezalandırılacaktır."
Burada “Bana babanı anlat” yazısında değindiğimiz bir konuyu da vurgulayalım: Eğer bir çocuk, anne veya babasının bir huyundan nefret ediyor, bu huyun sebebini de anlamıyor ve sadece "Büyüdüğümde ben onun gibi olmayacağım." diyorsa, (sıkı durun) büyüdüğünde aynen onun gibi olur.
Neden mi? Bir kere, biz o özelliğin genetik yönünü almışızdır. O sevmediğimiz huya dair bir potansiyel, içimizde vardır.
Ayrıca çocuklukta yaşanılan ortam, kişilikte derin izler bırakır. "Kıratın yanında duran, ya huyundan, ya suyundan kapar." Ve "Üzüm üzüme baka baka kararır."
Dolayısıyla anne-babanın hoşumuza gitmeyen özelliklerini anlamaya çalışmak zorundayız. Yaftalamakla varacağımız sonuç, giderek onlara benzemektir.
Anlama deyince 'empati'yi kast ediyoruz. Yani, kendisini onların yerine koyabilmeyi. Ama dikkat edin, bu "Ben onun yerinde olsam, şöyle yapardım, böyle yapmazdım." demek değildir. "Acaba nasıl düşünüp ne hissediyor ki böyle davranıyor?" demektir. O davranışın altındaki sebepleri bulmaya ve çözmeye çalışmaktır.
İşte bunu yapabilirsek, hem aynı duruma düşmekten kurtuluruz, hem de onlara faydamız olabilir.
Bu kadar uğraşamam.” demeyin. Varlık sebebiniz olan o insanlarla aranızda anlayış ve şefkat dolu bir diyalog olması, en başta sizin çıkarınızadır. Ben bunca senelik hayatımda, anne-babasıyla arası bozuk olup da, ruhen sağlıklı olan hiç kimse görmedim.


31 Ekim 2014 Cuma

Köprü Kırtasiye

Yıl 1985. Tıp Fakültesini bitirmişim. Mecburi hizmet kurası çekeceğim. O dönemde genellikle doğudaki köy sağlık ocakları çıkıyor kurada. Acaba neresi çıkacak? Sonraki iki yıl boyunca nerede ve nasıl bir hayat süreceğimi merak ediyorum.
O ara bir gün nişanlım, "Rüyada nereye gideceğini bana söylediler." dedi, "Bilecik'ti sanırım." Biraz şaşırdım. Batıda bir yer çıkması çok küçük bir ihtimaldi zira.
Kura çekimi sonrası elimdeki kağıtta 'Şanlıurfa Birecik Babahat Sağlık Ocağı' yazıyordu. Nişanlım rüyasında Birecik'i Bilecik anlamıştı belli ki.
Her neyse, konu dışı bir alıntıydı bu. Kaderin varlığına minik bir delil olarak yazdım.
Sivas'tan ötesini hiç bilmeyen birisi olarak, Birecik çıkınca biraz tedirgin olmadım değil. Üstelik ilçe merkezi de değil, küçük bir sınır köyüydü gideceğim yer. Ve hiç bilmediğim bir çevre. Allah'tan ülkenin dört bir yanında, ortak paydalarımız olan dostlar eksik değil. Hemen ufak bir araştırma yaptım. "Birecik'te arkadaşlardan var mıdır?" Köprü Kırtasiye'nin adını verdiler.
Yolculuk günü geldi. Urfa otobüsüne bindim. Hayli farklı bir ortam var tabii. Biraz gariplik çöktü. Açtım, Gençlik Rehberi'ni okumaya başladım. Koridorun öbür tarafında, tam hizamda oturan delikanlı, birden hareketlendi. Bana bakmaya başladı. Okumaya devam ettim. Birkaç dakika sonra omuzuma dokundu.
"Selamun aleyküm abi."
"Aleyküm selam."
"Nereye gidiyorsunuz?"
"Birecik."
"Ben de Birecik."
Gülümsedik. Yolculuk sebebimi sordu. Anlattım.
"Birecik'te tanıdığınız var mı?" dedi.
"Yok." dedim. "Ama bana bir adres verdiler. Köprü Kırtasiye."
"Köprü Kırtasiye biziz abi."
"!!!"
Olacak şey değildi. Bana adresi verilen kişi, sonraki iki yıl boyunca en yakın dostum olacak olan sevgili Mehmet Çemberlitaş, ilk yolculuğumda tam yanıma düşmüştü.
Tesadüf yok, sahipsiz değiliz, Allah büyük.
Konu açılmışken, yine o dostumla ilgili bir anımı da ekleyeyim.
Bir yıl kadar sonraydı. Artık Urfa'da çalışıyorum. Ama hafta sonları sık sık Birecik'e gidiyorum. Bir pazar akşamı Birecik'ten Urfa'ya döneceğim. Minibüse bindim.
Aracın hareket anı yaklaştığı sırada, aniden fark ettim ki, yanımda para kalmamış. Cebimdeki bozukluklar minibüse belki yeter, belki yetmez. İnip arkadaşları bulsam, gece geç vakte kalacağım. Minibüsler çok seyrek. Böyle gitsem, Urfa'da indiğim yerden 4-5 kilometre yol yürümem gerekecek.
Ne yapayım diye kara kara düşünürken, aniden minibüsün camı tıklandı. Baktım, Çemberlitaş. (Öyle seslenirdim.) Hemen atladı minibüse.
"Yoldan geçiyordum abi. Minibüste seni gördüm. Selam vereyim dedim. İyi yolculuklar."
Sonra bir an durdu. "Ya abi" dedi, "şimdi aklıma geldi. Sen bana bir ara borç para vermiştin. Onu ödeyeyim bu arada."
"!!!"
Dedim ya, tesadüf yok, sahipsiz değiliz, Allah büyük.
Birecik'e, Köprü Kırtasiye'ye, Mehmet Çemberlitaş'a sevgiler.