2 Temmuz 2014 Çarşamba

Kadınlar sizin tarlanızdır

Bakara suresi 223. ayetinde geçen "Kadınlar sizin tarlanızdır." mealindeki ifadenin tefsirlerine baktığımızda, genelde şu yorumu görüyoruz: 'Kadınlar çocuk doğurma sebebiyle sizin tarlanız hükmündedirler.' 
Güzel de, bu zaten bilinen açık bir gerçek değil mi? Yani Kuran bu şekilde tarif etmese idi, çocukların başka yerde 'yetiştiğini' mi düşünecektik? Tabii ki hayır. O zaman neden özellikle 'tarla' ifadesi kullanılmış? Bunun üzerinde düşünmek lazım.
Nedir tarlanın özelliği? Pasiftir, alıcıdır ve işlenmesi gerekir. Kendi haline bırakırsanız, yaban otu biter sadece. Ama onu işler ve ekerseniz, ektiğiniz ürünü bire yüz bereketle size iade eder. Ve bir tarlaya buğday ekip de arpa biçmezsiniz. 'Ne ekerseniz onu biçersiniz' tabii ki. İşte bu işaretlerden, kadın psikolojisine yönelik önemli ipuçları bulabiliyoruz.
Burada, rahmetli Cemil Meriç'in meşhur sözünü hatırlamak lazım: "Kadın, merkezi kendi dışında olan bir dünyadır." Yani kadın kendisi için yaşamaz. Başkaları için yaşar. O yüzden sürekli olarak (özellikle kocasının) kendisinden ne beklediğini anlamaya çalışır. Eğer erkek sağlam bir çizgiye sahipse, karısından ne istediğini açıkça ifade ediyorsa, bir de bu doğrultuda eşini 'besliyorsa', kadının verimi artar. Fedakarlık, anlayış, kabullenicilik, uyum sağlama gibi yetenekleri sayesinde de, 'ona ekilen'i kat kat arttıran verimli bir tarla hükmüne geçer.
Burada sadece çocuk doğurmaktan bahsetmiyoruz tabii ki. Erkeğin ideallerini hayata geçirmek, çocukları o doğrultuda yetiştirmek, hatta o idealleri çevrede yaymak gibi çok önemli konularda da muazzam bir bereket kaynağıdır kadın.
Ancak burada esas rol erkeğe düşer. Bir çiftçi nasıl ki tarlasında sürekli çalışır, onu sürer, eker, sular ise, erkeğin de eşini devamlı 'işlemesi' gerekir. Sadece beklentilerini söyleyerek de değil, bizzat emek harcayarak, anlatarak, birlikte uygulayarak ve hakeza. Yoksa bazılarının yaptığı gibi "Karıcığım, senden bir şey istemiyorum. Sen mutlu ol yeter." demek, kolaycılıktır, sorumluluktan kaçmaktır, kadını da boşluğa ve anlamsız bir kaosa mahkum etmektir.
Burada başka bir ayetin ince işaretini anmak isterim. İlk anda peygamber eşlerine, dolayısıyla da tüm kadınlara hitap eden Ahzab suresi 34. ayeti mealen şöyle: "(Ey peygamber eşleri), evlerinizde Allah’ın ayetlerinden ve hikmetten (size) okunanları düşünün." Dikkat edin, burada, "Evlerinizde Allah'ın ayetlerini okuyup düşünün." denmemiş. "Evlerinizde okunanları düşünün." denmiş. Yani beklenen, onların okunması değil, onlara okunması. Peki kim okuyacak? Tabii ki koca. Zaten bayanlar birlikte iş yapmayı, tek başına çalışmaktan çok daha fazla severler. 
Yani neymiş? Koca, "Karıcığım, şu kitaplar çok kıymetli. Hadi onları oku." demeyecek. Bizzat kendisi okuyacak. Tarlayı ekecek yani.
Tarla örneğini biraz daha düşünün derim.




30 Nisan 2014 Çarşamba

Unutkanlık

Unutkanlığın bunama, beslenme eksikliği gibi biyolojik sebeplerine girmeden, sadece psikolojik sebebi üzerinde duracağız.
Özetle söylersek, unutmak aslında kişinin kendi tercihidir ve bir tür savunma mekanizmasıdır.
Şöyle ki, insan nefsi, lezzet almayı arzu eder. Lezzet almasına engel olan, hoşuna gitmeyen ve çözemediği bir konu varsa, onu da unutmak ister. İşte bu sırada, unutma olayı sadece unutmak istenilen konuya has kalmaz, onunla az-çok ilgisi olan birçok konu da beraberinde unutulur. Zira zihnimiz olayları ve objeleri, yalıtılmış olarak değil, ilintili tüm çevresel faktörlerle beraber depolar ve yine o şekilde hatırlar.
Konuyu çok kişinin yaşadığı bir örnekle açıklayalım:
Bir iş için bir odaya girersiniz. Ama birden, oraya neden girdiğinizi unutursunuz. Buradaki mekanizma şöyledir:
Diyelim ki o gün birisiyle telefonda üzücü bir konu konuştunuz. Canınız çok sıkıldı. Çözüm de bulamadınız. Sürekli sıkıntı çekmek de istemezsiniz tabii. O zaman, o konuşmayı unutmaya çalışırsınız. Tabii bu gayret bilinçli olmak zorunda da değildir. Bilinç dışı olarak da işler. Sıkıntı verici konudan uzaklaşır, başka şeylerle kendinizi avutur, konunun üstünü örtersiniz. Ama aslında o konu, bilinç altınızda hazır beklemektedir. Hoşunuza gitmedi diye yok olmaz tabii.
Sonra, siz o konuyu sildiğinizi zannederken, diyelim ki kitap almak için bir odaya girdiniz. O an odada bir telefon gördünüz. Zihniniz derhal otomatik olarak o üzücü telefon konuşmasını da hatırlar. Daha doğrusu hatırlamak ister. Ama o konuyu unutmak istediğiniz için, bilinç düzeyine yaklaşan o hatıra derhal yeniden baskılanıp bilinç altına itilir. Fakat o anda zihninizde olan diğer amaç da, beraberinde bilinç düzeyinden uzaklaştırılır. Bir anlamda, kurunun yanında yaş da yanar. Ve siz "Bu odaya neden girdim?" diye şaşırırsınız.
Bu basit ve temel örneği genişletelim: Eğer sizin çok temel bir konuda canınızı sıkan bir sorun varsa, örneğin vicdanen yapmanız gereken bir şeyi yapmıyor veya yapmamanız gereken bir şeyi yapıyorsanız, bu vicdan azabından kurtulmak için çok sık biçimde 'bilinç altına bastırma' dediğimiz yöntemi kullanmak zorunda kalırsınız.
Örneğin namaz kılması gerektiğini bilen, ama bir türlü başlamayan bir kişi, ne zaman ezan işitse, cami görse, din üzerine bir sohbet duysa, o vicdan azabı bilinç düzeyine yaklaşır. Ama bilince gelmemesi için sürekli bastırma uygulamak zorunda kalır.
Veya vicdanını rahatsız eden ve utandıracak bir günahı, gizli gizli işlemeye devam eden bir kişi, bu ayıbını unutabilmek için, onu hatırlatan, çağrıştıran her şeyi bilinç altına itmek zorunda kalır.
Ya da kocasıyla ilgili ciddi bir sorunu olan bir bayan, bu sorunla yüzleşmek yerine kaçıyorsa, o sorunu hatırlatacak her durumda bastırma yapa yapa, giderek unutkanlık yerleşecektir doğal olarak.
Bu durumda çözümün ne olduğunu anladınız tabii. Yani, unutkanlıktan kurtulmak için, kafamızın ve vicdanımızın rahat olması gerekir. Sorunlarınızı hasır altı etmek yerine yüzleşip çözmeli, vicdanınızın dediklerini de yapmalısınız. O zaman iç huzuruyla beraber hafızanız da tıkır tıkır işlemeye başlar, emin olun.
Son olarak, konuyu açıp tamamlayacak birkaç örnek daha vermek isterim.
Mesela bir çocuk eğer ebeveyni tarafından ödevleri konusunda sürekli azarlanıyorsa, ödevlerini daha da fazla unutacaktır, emin olabilirsiniz. Zira sürekli eleştiriler sonrasında, onun zihninde ödev, stres anlamına gelir. Zihin de stresten uzaklaşmak istediği için, ödevleri unutmaya çalışır. Yani aşırı baskı, tamamen ters sonuç vermiş olur.
Veya için için sinir olduğunuz bir tanıdığınız sizden bir şey istediyse, emin olun ki o işi büyük bir ihtimalle unutursunuz. Zira o şahsı hatırlamak sizde gerginlik oluşturuyorsa, zihniniz onu da, onun istediği şeyleri de unutmaya yönelir.
Özetle, iyi bir hafıza için, sorunları biriktirmeden çözmek, vicdanının sesini dinlemek ve içte de dışta da barış halinde olmak şarttır.

25 Nisan 2014 Cuma

Erkek-kadın farkı

İnsanın ruhsal durumunu etkileyen en önemli biyolojik faktörler, cinsiyet hormonlarıdır. Erkeklerde testosteron, kadınlarda ise östrojen ve progesteron bunların önde gelenleridir.
Erkek cinsiyet hormonu, tektir ve de tekdüze biçimde salgılanır. Bunun sonucu, pek değişmeyen, sabit bir ruh halidir.
Kadın cinsiyet hormonları ise hem birden fazladır, hem de sürekli değişen miktarlarda salgılanırlar. Biri inerken öbürü çıkar, ikisi birden çıkar, ikisi birden azalır vs. Sonuç, deniz gibi çalkantılı, her dakikası farklı olan bir duygu değişkenliğidir.
Bu yüzden erkek, bildiği yolda burnunun dikine gider, kadın ise şartlara göre değişim ve uyum gösterir. Yani kadının değişme ve uyum sağlama yeteneği vardır, erkeğin ise değişmeme ve yolundan şaşmama özelliği.
Buradan hareketle her iki cinsin temel ihtiyaçları da kolayca anlaşılır.
Erkekte tekdüzelik ve sağlamlık vardır, değişkenlik ve estetik incelik eksiktir. Bunları başkasında arar.
Kadında ise değişkenlik ve estetik incelik vardır ama, tekdüzelik ve sağlamlık eksiktir. Bunları başkasında arar.
O yüzden erkekler sürekli yenilik ve macera peşinde koşarlar. Özde tekdüze oldukları için, kadın faktörü ile hayatlarını renklendirmeyi, tamamlamayı arzu ederler.
Kadınlar ise bir erkek objesine bağlanıp devamlılık ve dayanıklılık sağlama ihtiyacı duyarlar. Dağınıklıktan kurtulmak, sürekli çalkalanan, her olayda değişen ruh halini dengeye oturtmak için bir erkeğe dayanıp, onun sabit çizgisi etrafında tutarlı bir bütünlük oluşturmak isterler.
Konuyu özetleyen bir benzetme yaparsak: Malum, bir çadır için iki temel eleman lazımdır: Direk ve örtü.
Çadır direği dümdüz bir odundur. Ne şekilde koyarsanız koyun, ister dikin, ister yatırın, dümdüz bir odundur.
Çadır bezi ise, her şekle girebilir. Bazen dürülmüş bir bohça, bazen geniş bir yaygı, bazen şekilsiz bir kumaş yığınıdır.
Ne zaman ki direği diker, üstüne de bezi sererseniz, o zaman ikisi bir çadır oluştururlar ve işe yarar hale gelirler.
Direk, sap gibi ortada kalmaz, bez ise işlevsel bir şekle girer ve dağınıklıktan kurtulmuş olur.
Bu örnekte direğin ve örtünün hangi cinsleri temsil ettiği gayet açık. Örneğin ayrıntılarını ise zihninize havale ediyorum.
Konuya diğer ayrıntılarla devam ederiz inşaallah. Ama iyice anlamamız ve hiç unutmamamız gereken nokta şudur ki, Allah iki cinsi, birbirini tamamlasın diye, farklı, hatta zıt özelliklerde yaratmıştır. Sadece bu zıtları birleştirenler, tam resmi görebilirler.
Farklılıkları inkar etmek, yok etmeye çalışmak veya eleştirmek, boşuna bir gayrettir. Marifet, bu cemal ve celal kutuplarını bir araya getirip kusursuz bütünü oluşturmaktır.
Ve işte o yüzden, kadınlardan peygamber gelmemiştir belki ama, hemen tüm peygamberler de evli idiler ve hanımlarıyla beraber mutlak gerçeği yaşamışlardı.



20 Nisan 2014 Pazar

Ölümcül espriler

Bir belgeselde izlemiştim. Bir uzman, Everest tepesine tırmanma hakkında konferans veriyordu. Konu tırmanışın en riskli aşamalarından birine gelmişti. İki yanı dik ve derin uçurumlarla çevrili bir sırttan geçişi anlattı.
"Burası tırmanması çok zor bir yerdir. Ve çok da risklidir. Zira her an iki taraftan birine düşebilirsiniz.
Eğer sol tarafa düşerseniz, 2400 metre aşağıya düşersiniz. Sağ tarafa düşerseniz de, 3500 metre aşağıya."
Ve bir an durup, "Galiba sağ tarafa düşmek daha iyi." dedi. "Böylece biraz daha uzun yaşarsınız."
Seyircilerin çoğu ancak birkaç saniyelik bir şaşkınlıktan sonra güldüler. Espri ilk anda anlaşılmayan bir incelikteydi zira. İki tarafa düşünce de ölüm kesindi aslında. Ama sağ tarafa düşünce, dibe varana kadar biraz daha fazla zaman geçeceği için 'daha uzun' yaşamış oluyordu kişi. Traji-komik bir anlatımdı gerçekten de.
Ve bu anektodu anlattığım hemen herkes de, espriyi ancak birkaç saniye sonra anlayıp güldü. Ama çoğu bunu ömür boyu unutmayacaktır muhtemelen.
Zira anlatılan olay, olağan dışı bir koşulla ilgili görünse de, derinde gerçek hayatımızla birebir örtüşüyor. Günümüzün moda konularından olan "Ne yaparsak daha uzun yaşarız?" sorusunun gerçek cevabı da burada. Ne yaparsak yapalım, ancak 'biraz daha uzun' yaşarız. Ama sonuç aynıdır. Her şartta kabre 'düşeceğiz'.

Geçenlerde dini yaşantısı pek olmayan bir arkadaşla sohbet ediyorduk.
Sordu: "Ne yapıyorsun?"
"Koşturuyorum." dedim.
Gülerek "Nereye?" dedi.
"Kabre." dedim.
"Ne diyorsun ya?" dedi. "Nasıl cevap o?"
"Ne demeliydim sence?" diye sordum. "Kısa vadeli bir hedef belirleyip, örneğin çocukların eğitimi için filan mı demeliydim? Uzun vadede yolun sonu belli."
"Hık mık." deyince de bir örnekle açtım:
"Bu hayat 110 metre engelli koşusu gibi. Arka arkaya engeller var. İlkokul, lise, üniversite, iş, evlilik, emeklilik, çocukları evlendirme vs. Ama bitiş çizgisi mutlaka ölüm. Şu an önümde olan engelden mi bahsetmeliyim sence, varacağım son çizgiden mi?"
Ve hayali bir örnek verdim:
110 engelli finali başlamak üzere. Spiker bir atlet ile röportaj yapıyor.
"Hedefiniz nedir?"
"İlk engeli geçmek."
"??? Peki sonra?"
"İkinci engeli geçmek."
"Sonra?"
"Üçüncü engeli geçmek."
"???"
Dünyada böyle cevap verecek bir atlet yoktur herhalde. Ama öylesi cevaplar veren insan hayli çok.





18 Nisan 2014 Cuma

Dünyanın merkezi sizsiniz

Vaktiyle, deniz kenarı bir şehirde, tepedeki bir evde yaşıyordum. Sık sık fırtına çıkıyordu ve etkisini bayağı hissediyorduk. Çocuklarım da henüz küçüktü ve çok tedirgin oluyorlardı. Ben de ne zaman fırtına başlasa, 'sekine' duası okurdum. İlginç biçimde, dua bitmeden fırtına dinerdi. Önceleri "Herhalde bu şehirde fırtınalar 10-15 dk sürüyor." diye düşündüm.
Sonra bir gün fırtına başlayınca, "Nasılsa hemen diner." diye dua okumadım. Fırtına dinmek bir yana, artarak sürdü. Çocuklar ağlamaya başladı. Yine sekine okudum. Yine fırtına dindi.
Çok şaşırdım. "Ben kutb-u azam değilim ki, bir şehri altüst eden bir fırtına benim duamla dursun. Benim gibi bir günahkarın duasının nasıl bir etkisi olabilir?" diye çok düşündüm. Çözemedim sırrını. Zihnimin bir köşesinde kaldı bu soru.
Yıllar sonra bir arkadaşla sohbet ediyorduk. O sıralarda da ne zaman tefriciye okusam, yağmur yağdığını gözlemiştim. Duanın etkisinden bahsederken, bu gözlemimi paylaştım onunla. O da bana kendi gözlemini anlattı. "Ben de ne zaman dini bir sohbete katılmak için evden çıksam, yağmur yağıyor." dedi. İlginç geldi ama o an üstünde çok durmadım.
O sohbetten birkaç gün sonra, işten eve dönerken tefriciye okumaya başladım. Yağmur başladı. O arkadaşa telefon açtım. "Abi” dedi, “ben de tam seni arayacaktım. Şimdi sohbet için evden çıktım, yağmur başladı."
Ve o gün fark ettim ki, aslında hepimiz kendi dünyamızın merkeziyiz. Kendi dünyamızın kutb-u azam'ıyız bir anlamda. Dünyamızda olan her şey bizimle bağlantılı. Üstelik insanlar adedince dünyalar da iç içe. Ve hepsinde de her olayın, o kişiye bakan bir yönü var.
Örneğin bir şehirde yağmur başladı diyelim. Birisi bunu, "Ben rahmete engel oluyordum. Şehirden ayrıldım, yağmur başladı." diye yorumluyor. Bir başkası aynı o kişinin arkasından, "Mübarek adamdı. O gitti diye bulutlar bile matem tutuyor." diye değerlendiriyor. Bir diğeri, "Bak ben hüzünlüyüm, gökler de ağlıyor benimle." diye hissediyor. Bir başkası ise, "Tam parka gidip keyfimce takılacaktım. Nereden çıktı bu yağmur? Yoksa Allah beni ikaz mı ediyor?" şeklinde düşünüyor. Ve hepsi de doğru. Akıl almaz bir düzen.
Konuyu açacak meşhur bir hikaye vardır.
Bir adam şeyhine sormuş: "Hocam, şeriat, tarikat ve hakikat nedir?"
Şeyhi ona demiş: "Şurada abdest alan üç kişi var. Git onlara birer tokat vur. Onlar sana öğretir."
Adam denileni yapmış. Birinci adam dönüp ona bir tokat atmış. İkincisi dönüp yüzüne bakmış ve abdeste devam etmiş. Üçüncüsü dönüp bakmamış bile. İstiğfar çekip abdest almayı sürdürmüş.
Adam şeyhine dönüp olanları anlatmış ve açıklama istemiş.
Şeyhi demiş: "Birinci adam şeriattı. Yaptığının aynıyla seni cezalandırdı. İkincisi tarikattı. Tokat Allah'tan geldi diye düşündü ama, acaba kim aracı oldu diye yüzüne baktı ve abdestine devam etti. Üçüncüsü ise hakikatti. Tokat Allah'tan olduktan sonra, kim aracı olsa ne fark eder diye düşündü ve yüzüne bile bakmadı."
Bu hikayeyi eskiden beri sohbetlerde çok anlatırdım. Ve derdim ki: "Başımıza gelen her şey Allah'tan. Görünürde başka insanların eliyle geliyor olsa bile. Ve yaşadığımız her olay, doğrudan bize yönelik işaretler içeriyor. Bu durumda diğer insanlar, bizim hayatımızda sadece birer figüran oluyorlar. Senaryo yazarı da, yönetmen de rabbimiz. Merkezde ise daima biz varız. O yüzden, başkalarıyla uğraşmak yerine kendimize bakalım, her olayda kendi payımızı arayalım."
Ama ardından şunu fark ettim: Benim hayatımda birer figüran olan, sadece görünürde bir sebep olan o insanlar için de, ben bir figüranım. Onların hayat senaryosunda fark etmeden rol alıyorum. Kendi hayatımın merkezi iken, onların hayatında, fondaki bir obje oluyorum.
Bu muhteşem sistem karşısında hayrete düştüm. "Allahu ekber!" demekten kendimi alamadım. Bu nasıl bir kudret, nasıl bir ilim ve nasıl bir hikmettir?
Tam anlaşılması için bir örnek daha vereyim: Bir konuşmacının konferans verdiğini düşünün. Yirmi kişi onu dinliyor. Ve öyle bir konuşma yapıyor ki, dinleyen herkes, "Bana sesleniyor. Sözleri bana. Bu sözü ile beni kast etti." diyor. Ve hepsi de doğru. Akıl alır gibi değil ama, hayatın gerçeği aynen böyle.
İşte burada ehadiyet'in muhteşem bir tecellisi görünüyor. Yani Allah her bir insana özel muamelede bulunuyor. Doğrudan doğruya onu merkeze alıp, çevresindeki her şeyi, yaşadığı tüm olayları ona göre biçimlendiriyor. Üstelik bunu her bir insana ve aynı anda ve içiçe ve birbiriyle uyumlu biçimde yapıyor.
İşte bunu düşündükçe, "Allahu ekber"den başka diyecek söz bulamıyorum. Ve o zamandan beri, etrafımda, hatta uzağımda olan biten her olayda, kendime bakıyorum. Ben ne yaptım da böyle oldu diye.
Siz de yapın, öneririm. Göreceksiniz ki, sizin dünyanızın merkezi sizsiniz. Her şey size bağlı.


17 Nisan 2014 Perşembe

Görünüşe inanın

"Ayı" lakaplı Edward Grylls'in "Ultimate survival" dizisinin bir bölümünü izlemiştim. Vahşi doğada nasıl hayatta kalınacağını öğretiyordu. Yine ıssız ve dağlık bir bölgedeydi. İleride bulutlar gördü. Ve kameraya dönüp bir hatırasını anlattı.
Bir meteorolog arkadaşına sormuş:
'Ben vahşi doğada iken, ileride gördüğüm bulutların fırtına getirip getirmediğini nasıl anlarım? Bana bulut tipleri hakkında bilgi versene.'
Arkadaşı gülmüş. 'Hiç gerek yok.' demiş. 'Bir bulut, nasıl görünüyorsa, öyledir. Yani eğer bir bulut, korkutucu derecede karanlık ve karmaşık görünüyorsa, muhtemelen fırtına getirir. Yok eğer içine huzur veren, hoş bir görünüşü varsa, zarar vermeyecek demektir.'
Çok ilgimi çekti bu tespit. Dünyayı bizim için yaratan rabbimizin, dünyadaki objelere de, bize ipucu olacak birer görüntü vermiş olması, çok mantıklı geldi.
Örneğin hayvanları düşünelim: Timsah, aslan, akrep gibi hayvanları ilk kez gören ve haklarında bilgisi olmayan biri bile, onların sadece görünüşünden, tehlikeli olduklarını hisseder, değil mi?
Oysa insana faydalı olan at, koyun, tavşan gibi hayvanları görünce, içimize bir sıcaklık, yüzümüze bir gülümseme gelir.
Peki böyle olmasaydı, hele tersi olsaydı, nasıl olurdu, bir hayal edin.
Örneğin kedi ile sırtlanın bedenlerini değiştiklerini farz edelim. Sırtlan kedi gibi sevimli görünüyor. "Aman ne şeker şeysin sen." diye sevecek oluyorsunuz, o elinizi koparıyor.
Veya tersine, bir kedi kendisini bize sevdirmek için yanımıza sokuluyor. Görür görmez kaçıyoruz tabii. Hangimiz sırtlan görünümünde bir kediyi sevebilir ki?
Aslında bu ipuçlarının, burnumuzun dibinde, çocuklarımızda bile var olduğunu görüyoruz.
Hayal edin ki, bebekler doğduğunda, ana karnında geçirdikleri o eciş-bücüş aşamalardan birinde doğuyor olsunlar. Solucana benzeyen garip bir beden, kurbağa gibi bir kafa. Mecbur seveceksiniz tabii, ama biraz zor, değil mi? Şükür ki, rabbimiz onları en sevimli bir görünümde iken gönderiyor dünyaya. Hatta dikkat ettiyseniz, o sevimli bebeklik hallerinde, terleri bile hoş kokar.
Koku deyince, bu ipuçlarının kokular aleminde de olduğunu fark ederiz. Biraz mide bulandırıcı ama, leş kokusunu örnek vereceğim.
Her insan leş kokusundan tiksinir. Zira insan için zararlıdır ve bunu hissettirecek, ondan uzak durmamızı sağlayacak bir koku verilmiştir leşlere. Ama örneğin akbabalar için o koku, kebap kokusu gibidir. Zira onlar için zararsız, hatta besleyicidir. Siz hiç bir akbabanın, "Feci kokuyor ama mecbur yiyeceğiz." havasında leş yediğini gördünüz mü?
Ya da leşler, insan için, iştah açıcı, mis gibi koku veriyor olsaydı, kaç insan telef olurdu kim bilir?
Ek: Konunun insan ilişkilerine bakan bir yanı da var. Şöyle ki: Bir insan, görünüşü ile sizde hangi duyguları uyandırıyorsa, hayatınıza o şekilde etki edecek demektir. Bu işaretle yetinelim.
Sözün özü: Bu dünyayı ve içindekileri bizim için yaratan, rahmetiyle, her şeye bize yönelik işaretler koymuş, bizi koruyacak bir surette, şekil, ses, koku gibi özellikler vermiş her şeye.
Yani görünüşe inanın. Rabbimiz bizi kandırmaya çalışmıyor. Tersine, her şeyde bize olan merhametini gösteriyor.
Ona, yarattıkları sayısınca hamd olsun.


15 Nisan 2014 Salı

Allah'ın varlığı ispatlanabilir mi?

Bir arkadaşım Odtü felsefe bölümünde okurken, bir dönem bilim felsefesi dersini almaya başlıyor. Dersin hocası da konusunda Türkiye çapında bir uzman. Ancak inançsız. Ve daha ilk dersinde "Arkadaşlar" diyor, "Allah'ın varlığı bir varsayımdan ibarettir. Aslında böyle bir şey yok, ama Müslümanlar işlerine geldiği için bir Allah'a inanmış, sonra da bütün düşüncelerini bu varsayım üzerine bina etmişler. Aslında bu, temelde sadece bir kabulden ibarettir."
Bunun üzerine arkadaşım itiraz ediyor ve "Hocam" diyor, "sizin dediğiniz gibi değil. Biz Müslümanlar akıl ve mantıkla iman ediyoruz. Ve Allah'ın varlığını, birliğini aklen, mantıken ispata hazırız."
Hoca "Hele bir ispat et bakalım, nasıl yapacaksın?" diyor. Ve arkadaşım anlatmaya başlıyor:
-Bir harf katipsiz olmaz, bir iğne ustasız olmaz, bir köy muhtarsız olmaz, değil mi?
-Evet?
-Öyle ise, bir harf bile katipsiz olmuyor da, nasıl olur şu muhteşem kainat kitabının bir yazarı olmaz? Bir iğne bile ustasız olmuyor da, nasıl olur şu kainat fabrikasının mükemmel bir ustası olmaz? Bir köy bile muhtarsız olmuyor da, nasıl olur şu koca kainat şehrinin bir yüce idarecisi olmaz?
O yaratıcıyı tanımanın yolu da çok basit. Örneğin bir mektup, dikkatli bir okuyucu için, onu yazanı tarif eder. Mektubu yazanı görmesek de, kişiliğini, isteklerini, ruh halini, ilgi alanlarını, mesleğini, makamını mektubundan anlayabiliriz. Tabii usulünü biliyorsak.
Aynen öyle de, bu kainat, Allah'ın bizlere kendisini tanıttırmak için yazdığı mektuplarla doludur. Her bir ağaç, bulut, çiçek, hayvan, yani gördüğümüz her şey bize yaratıcısını tarif ediyor. Okumasını bilirsek tabii.
Hoca beklemediği bu açıklama karşısında şaşırıyor. Sonra da "Ama bu yaptığınız bilimsel bir izah değil." diyor. Arkadaşım ise bir karşı soru ile konuyu açmaya devam ediyor.
-Hocam siz atomun varlığına inanıyor musunuz?
-Herhalde, niye sordun ki?
-Peki deliliniz nedir? Atomu gördünüz mü veya gören var mı?
-Tabii ki atomu gören yok. Zaten biz atomun varlığını direkt değil, indirekt yoldan biliyoruz. Örneğin Rutherford ve Geiger altın plakaya çarpan alfa taneciklerinin izlerine bakarak atomun yapısını anlamışlardır. Yani atomu oluşturan parçacıkların iz ve etkilerinden hareketle atomun varlığını ve yapısını anlıyoruz. Bu tarz ispata da çıkarım (inference) yolu diyoruz.
Hocanın bu açıklaması üzerine arkadaşım gülerek "Açıklamalarınız için teşekkür ederim hocam.” diyor. “Demek ki az önce Allah'ın varlığını ispat için anlattığım delil de, atomu ispat için kullanılan delil gibi, çıkarım (inference) yolu ile ispat oluyormuş ve bilimsel bir ispatmış."
Hoca şaşırıyor. "Yani bunlar aynı şey mi?"
-Tabii ki aynı hocam. Neresi farklı ise söyleyin. Siz altın plakadaki etki ve izlerden atom ispat ve tarif edilebilir dediniz; ben de kainattaki varlıklardan, onlarda görünen özellik ve faaliyetlerden allah'ı ispat ve tarif edebiliriz dedim.
-Yani aynı şey mi bunlar? diye tekrar soruyor hoca.
Bu sırada, herhalde tartışmanın gidişinden memnun olmayan bazı talebeler söze girip, "Hocam bırakalım bunları, nereden geldik buraya?" diyorlar ve konu kapanıyor.
Bundan sonraki derslerde de hoca ile arkadaşım arasında dini konularda tartışmalar devam ediyor. Hoca hangi dini inancı tenkit etse mantıklı cevaplar alıp susuyor.
Sonunda ikinci yarı yıl başladığında hoca iyice düşünüp taşınmış, kafa yormuş ve artık bu işi kendince halledeceği bir yol bulacağına inanmış olsa gerek ki, ilk derste konuyu yine dine getirip kendinden emin bir şekilde arkadaşıma hitaben diyor:
-Bugün bu konuyu bitireceğiz ve artık gündeme getirmeyeceğiz.
-Tabii hocam, bitirelim.
-Yalnız bu tartışmayı bilimsel çerçevede görüşebilmemiz için bazı kriterlere uymamız lazım. Şöyle ki: Bilimsel bir teori, geçerli olduğu sınırı, şartları, çerçeveyi çizmek zorundadır. Eğer bir teori için, "Her şart altında doğrudur. Gelişmeler ne yönde olursa olsun, araştırmalar nasıl çıkarsa çıksın, bu teori doğrudur." denilirse, o teori bilimsel olmaz. Olsa olsa inanç veya ideoloji düzeyinde kalır.
Yani bir teori ortaya atıldığında "Eğer şu olay şöyle gelişirse, şu incelemenin sonucu şöyle çıkarsa, şu şöyle ise bu teori doğrudur; aksi takdirde bu teori yanlıştır." denilebilmesi gerekir, o teoriye bilimsel diyebilmek için.
Oysa siz Müslümanlar, allah'ın varlığını ispatlarken bir şart getirmiyor, alternatif bir kapı bırakmıyorsunuz. “Her şartta, her durumda Allah vardır.” diyorsunuz. Bu da bilimsel bir ispat olmuyor tabii.
Eğer Allah'ın varlığını gerçekten bilimsel bir şekilde ispat etmek istiyorsanız, diyebilmelisiniz ki; “Şu şu şartlarda Allah vardır, bu bu şartlarda da Allah yoktur.” Eğer böyle şarta bağlı bir ispat getirebilirseniz, o zaman o şartları tartışırız ve yaptığınız ispat da bilimsel olabilir.
Ve hoca arkadaşımı mağlup ettiği düşüncesi ile sözünü bitirip, muzaffer bir eda ile cevap bekliyor. Anlaşılıyor ki hoca bilim felsefesi üzerine bütün bilgilerini irdeleyip uzun düşünceler sonrası böyle kritik bir soru hazırlamış. Kritik bir soru, zira hiç bir Müslümanın "Şu şartlarda Allah vardır, bu şartlarda Allah yoktur." diyemeyeceğini düşünüyor.
Gerçekten de zor bir soru, ama arkadaşım kısa bir düşünme sonrası tefsirlerde okuduğu bir örneği hatırlıyor ve cevap veriyor:
-Peki hocam, istediğiniz şartı yerine getireyim. Şöyle ki: Biz diyoruz ki: Kainatta atomlardan yıldızlara dek uzanan, hükmeden mükemmel bir düzen var.
Bu düzenin gerçekleşmesi için,
1- Ya diyeceksiniz ki; her bir varlık, atomlardan ta yıldızlara kadar, bu mükemmel düzeni biliyorlar ve bilerek, görerek, şuurla hareket ediyorlar. Bu durumda “Allah yoktur” diyebilirsiniz,
2- Ya da diyeceksiniz ki bu atomlar, gezegenler, unsurlar, akılsız şuursuzdur. Öyleyse tüm bu kainatı, zerrelerden yıldızlara dek idare eden ilim, hikmet ve kudret sahibi bir yaratıcı vardır.
Birinci şıkkı kabul edeceğinizi zannetmiyorum. Zira taşa-toprağa, bitkiye-hayvana, atoma-yıldıza akıl, fikir, şuur vermenin 'animizm' diye adlandırıldığını, ilk çağlarda kalmış batıl bir inanış olduğunu siz söylemiştiniz. Demek ki ikinci şıkkı kabul edeceksiniz.
Hoca şaşırıyor: "Anlamadım?"
-Bir örnekle açıklayayım hocam. Örneğin güneşli bir öğlen vakti denizin yüzünde, su birikintilerinde, aynalarda, camlarda, parlak şeylerde oluşan akisleri, pırıltıları, ışık yansımalarını düşünün.
1- Ya diyeceksiniz ki; “Bunların hepsi kendinden ışık saçıyor.”
2- Ya da diyeceksiniz ki; “Bunların kendisinde ışık yoktur. Bu pırıltılar yansımadır, gökteki güneşin ışığının akisleridir.”
Aynen onun gibi, yeryüzünde, tüm kainatta gördüğümüz ve ilim, hikmet, kudret, irade gibi sıfatları gerektiren eserler ve olaylar;
1- Ya bütün kainatın her bir zerresinde akıl, mantık, güç, irade bulunması ile mümkün olabilir,
2- Ya da sonsuz bir ilim, hikmet, kudret, irade sahibi bir yaratıcının faaliyetlerinin yansımaları, akisleri, neticeleridir.
Seçim sizin.
Hoca derin bir düşünme sonrası apar topar sınıftan çıkıyor.