18 Nisan 2014 Cuma

Her şey size bağlı

Vaktiyle, deniz kenarı bir şehirde, tepedeki bir evde yaşıyordum. Sık sık fırtına çıkıyordu ve etkisini bayağı hissediyorduk. Çocuklarım da henüz küçüktü ve çok tedirgin oluyorlardı. Ben de ne zaman fırtına başlasa, 'sekine' duası okurdum. İlginç biçimde, dua bitmeden fırtına dinerdi. Önceleri "Herhalde bu şehirde fırtınalar 10-15 dk sürüyor." diye düşündüm.
Sonra bir gün fırtına başlayınca, "Nasılsa hemen diner." diye dua okumadım. Fırtına dinmek bir yana, artarak sürdü. Çocuklar ağlamaya başladı. Yine sekine okudum. Yine fırtına dindi.
Çok şaşırdım. "Ben kutb-u azam değilim ki, bir şehri altüst eden bir fırtına benim duamla dursun. Benim gibi bir günahkarın duasının nasıl bir etkisi olabilir?" diye çok düşündüm. Çözemedim sırrını. Zihnimin bir köşesinde kaldı bu soru.
Yıllar sonra bir arkadaşla sohbet ediyorduk. O sıralarda da ne zaman tefriciye okusam, yağmur yağdığını gözlemiştim. Duanın etkisinden bahsederken, bu gözlemimi paylaştım onunla. O da bana kendi gözlemini anlattı. "Ben de ne zaman dini bir sohbete katılmak için evden çıksam, yağmur yağıyor." dedi. İlginç geldi ama o an üstünde çok durmadım.
O sohbetten birkaç gün sonra, işten eve dönerken tefriciye okumaya başladım. Yağmur başladı. O arkadaşa telefon açtım. "Abi” dedi, “ben de tam seni arayacaktım. Şimdi sohbet için evden çıktım, yağmur başladı."
Ve o gün fark ettim ki, aslında hepimiz kendi dünyamızın merkeziyiz. Kendi dünyamızın kutb-u azam'ıyız bir anlamda. Dünyamızda olan her şey bizimle bağlantılı. Üstelik insanlar adedince dünyalar da iç içe. Ve hepsinde de her olayın, o kişiye bakan bir yönü var.
Örneğin bir şehirde yağmur başladı diyelim. Birisi bunu, "Ben rahmete engel oluyordum. Şehirden ayrıldım, yağmur başladı." diye yorumluyor. Bir başkası aynı o kişinin arkasından, "Mübarek adamdı. O gitti diye bulutlar bile matem tutuyor." diye değerlendiriyor. Bir diğeri, "Bak ben hüzünlüyüm, gökler de ağlıyor benimle." diye hissediyor. Bir başkası ise, "Tam parka gidip keyfimce takılacaktım. Nereden çıktı bu yağmur? Yoksa Allah beni ikaz mı ediyor?" şeklinde düşünüyor. Ve hepsi de doğru. Akıl almaz bir düzen.
Konuyu açacak meşhur bir hikaye vardır.
Bir adam şeyhine sormuş: "Hocam, şeriat, tarikat ve hakikat nedir?"
Şeyhi ona demiş: "Şurada abdest alan üç kişi var. Git onlara birer tokat vur. Onlar sana öğretir."
Adam denileni yapmış. Birinci adam dönüp ona bir tokat atmış. İkincisi dönüp yüzüne bakmış ve abdeste devam etmiş. Üçüncüsü dönüp bakmamış bile. İstiğfar çekip abdest almayı sürdürmüş.
Adam şeyhine dönüp olanları anlatmış ve açıklama istemiş.
Şeyhi demiş: "Birinci adam şeriattı. Yaptığının aynıyla seni cezalandırdı. İkincisi tarikattı. Tokat Allah'tan geldi diye düşündü ama, acaba kim aracı oldu diye yüzüne baktı ve abdestine devam etti. Üçüncüsü ise hakikatti. Tokat Allah'tan olduktan sonra, kim aracı olsa ne fark eder diye düşündü ve yüzüne bile bakmadı."
Bu hikayeyi eskiden beri sohbetlerde çok anlatırdım. Ve derdim ki: "Başımıza gelen her şey Allah'tan. Görünürde başka insanların eliyle geliyor olsa bile. Ve yaşadığımız her olay, doğrudan bize yönelik işaretler içeriyor. Bu durumda diğer insanlar, bizim hayatımızda sadece birer figüran oluyorlar. Senaryo yazarı da, yönetmen de rabbimiz. Merkezde ise daima biz varız. O yüzden, başkalarıyla uğraşmak yerine kendimize bakalım, her olayda kendi payımızı arayalım."
Ama ardından şunu fark ettim: Benim hayatımda birer figüran olan, sadece görünürde bir sebep olan o insanlar için de, ben bir figüranım. Onların hayat senaryosunda fark etmeden rol alıyorum. Kendi hayatımın merkezi iken, onların hayatında, fondaki bir obje oluyorum.
Bu muhteşem sistem karşısında hayrete düştüm. "Allahu ekber!" demekten kendimi alamadım. Bu nasıl bir kudret, nasıl bir ilim ve nasıl bir hikmettir?
Tam anlaşılması için bir örnek daha vereyim: Bir konuşmacının konferans verdiğini düşünün. Yirmi kişi onu dinliyor. Ve öyle bir konuşma yapıyor ki, dinleyen herkes, "Bana sesleniyor. Sözleri bana. Bu sözü ile beni kast etti." diyor. Ve hepsi de doğru. Akıl alır gibi değil ama, hayatın gerçeği aynen böyle.
İşte burada ehadiyet'in muhteşem bir tecellisi görünüyor. Yani Allah her bir insana özel muamelede bulunuyor. Doğrudan doğruya onu merkeze alıp, çevresindeki her şeyi, yaşadığı tüm olayları ona göre biçimlendiriyor. Üstelik bunu her bir insana ve aynı anda ve içiçe ve birbiriyle uyumlu biçimde yapıyor.
İşte bunu düşündükçe, "Allahu ekber"den başka diyecek söz bulamıyorum. Ve o zamandan beri, etrafımda, hatta uzağımda olan biten her olayda, kendime bakıyorum. Ben ne yaptım da böyle oldu diye.
Size de tavsiye ederim. Göreceksiniz ki, sizin dünyanızın kutb-u azam'ı, sizsiniz. Her şey size bağlı.


17 Nisan 2014 Perşembe

Görünüşe inanın

"Ayı" lakaplı Edward Grylls'in "Ultimate survival" dizisinin bir bölümünü izlemiştim. Vahşi doğada nasıl hayatta kalınacağını öğretiyordu. Yine ıssız ve dağlık bir bölgedeydi. İleride bulutlar gördü. Ve kameraya dönüp bir hatırasını anlattı.
Bir meteorolog arkadaşına sormuş:
'Ben vahşi doğada iken, ileride gördüğüm bulutların fırtına getirip getirmediğini nasıl anlarım? Bana bulut tipleri hakkında bilgi versene.'
Arkadaşı gülmüş. 'Hiç gerek yok.' demiş. 'Bir bulut, nasıl görünüyorsa, öyledir. Yani eğer bir bulut, korkutucu derecede karanlık ve karmaşık görünüyorsa, muhtemelen fırtına getirir. Yok eğer içine huzur veren, hoş bir görünüşü varsa, zarar vermeyecek demektir.'
Çok ilgimi çekti bu tespit. Dünyayı bizim için yaratan rabbimizin, dünyadaki objelere de, bize ipucu olacak birer görüntü vermiş olması, çok mantıklı geldi.
Örneğin hayvanları düşünelim: Timsah, aslan, akrep gibi hayvanları ilk kez gören ve haklarında bilgisi olmayan biri bile, onların sadece görünüşünden, tehlikeli olduklarını hisseder, değil mi?
Oysa insana faydalı olan at, koyun, tavşan gibi hayvanları görünce, içimize bir sıcaklık, yüzümüze bir gülümseme gelir.
Peki böyle olmasaydı, hele tersi olsaydı, nasıl olurdu, bir hayal edin.
Örneğin kedi ile sırtlanın bedenlerini değiştiklerini farz edelim. Sırtlan kedi gibi sevimli görünüyor. "Aman ne şeker şeysin sen." diye sevecek oluyorsunuz, o elinizi koparıyor.
Veya tersine, bir kedi kendisini bize sevdirmek için yanımıza sokuluyor. Görür görmez kaçıyoruz tabii. Hangimiz sırtlan görünümünde bir kediyi sevebilir ki?
Aslında bu ipuçlarının, burnumuzun dibinde, çocuklarımızda bile var olduğunu görüyoruz.
Hayal edin ki, bebekler doğduğunda, ana karnında geçirdikleri o eciş-bücüş aşamalardan birinde doğuyor olsunlar. Solucana benzeyen garip bir beden, kurbağa gibi bir kafa. Mecbur seveceksiniz tabii, ama biraz zor, değil mi? Şükür ki, rabbimiz onları en sevimli bir görünümde iken gönderiyor dünyaya. Hatta dikkat ettiyseniz, o sevimli bebeklik hallerinde, terleri bile hoş kokar.
Koku deyince, bu ipuçlarının kokular aleminde de olduğunu fark ederiz. Biraz mide bulandırıcı ama, leş kokusunu örnek vereceğim.
Her insan leş kokusundan tiksinir. Zira insan için zararlıdır ve bunu hissettirecek, ondan uzak durmamızı sağlayacak bir koku verilmiştir leşlere. Ama örneğin akbabalar için o koku, kebap kokusu gibidir. Zira onlar için zararsız, hatta besleyicidir. Siz hiç bir akbabanın, "Feci kokuyor ama mecbur yiyeceğiz." havasında leş yediğini gördünüz mü?
Ya da leşler, insan için, iştah açıcı, mis gibi koku veriyor olsaydı, kaç insan telef olurdu kim bilir?
Sözün özü: Bu dünyayı ve içindekileri bizim için yaratan, rahmetiyle, her şeye bize yönelik işaretler koymuş, bizi koruyacak bir surette, şekil, ses, koku gibi özellikler vermiş her şeye.
Yani görünüşe inanın. Rabbimiz bizi kandırmaya çalışmıyor. Tersine, her şeyde bize olan merhametini gösteriyor.
Ona, yarattıkları sayısınca hamd olsun.


15 Nisan 2014 Salı

Allah'ın varlığı ispatlanabilir mi?

Bir arkadaşım Odtü felsefe bölümünde okurken, bir dönem bilim felsefesi dersini almaya başlıyor. Dersin hocası da konusunda Türkiye çapında bir uzman. Ancak inançsız. Ve daha ilk dersinde "Arkadaşlar" diyor, "Allah'ın varlığı bir varsayımdan ibarettir. Aslında böyle bir şey yok, ama Müslümanlar işlerine geldiği için bir Allah'a inanmış, sonra da bütün düşüncelerini bu varsayım üzerine bina etmişler. Aslında bu, temelde sadece bir kabulden ibarettir."
Bunun üzerine arkadaşım itiraz ediyor ve "Hocam" diyor, "sizin dediğiniz gibi değil. Biz Müslümanlar akıl ve mantıkla iman ediyoruz. Ve Allah'ın varlığını, birliğini aklen, mantıken ispata hazırız."
Hoca "Hele bir ispat et bakalım, nasıl yapacaksın?" diyor. Ve arkadaşım anlatmaya başlıyor:
-Bir harf katipsiz olmaz, bir iğne ustasız olmaz, bir köy muhtarsız olmaz, değil mi?
-Evet?
-Öyle ise, bir harf bile katipsiz olmuyor da, nasıl olur şu muhteşem kainat kitabının bir yazarı olmaz? Bir iğne bile ustasız olmuyor da, nasıl olur şu kainat fabrikasının mükemmel bir ustası olmaz? Bir köy bile muhtarsız olmuyor da, nasıl olur şu koca kainat şehrinin bir yüce idarecisi olmaz?
O yaratıcıyı tanımanın yolu da çok basit. Örneğin bir mektup, dikkatli bir okuyucu için, onu yazanı tarif eder. Mektubu yazanı görmesek de, kişiliğini, isteklerini, ruh halini, ilgi alanlarını, mesleğini, makamını mektubundan anlayabiliriz. Tabii usulünü biliyorsak.
Aynen öyle de, bu kainat, Allah'ın bizlere kendisini tanıttırmak için yazdığı mektuplarla doludur. Her bir ağaç, bulut, çiçek, hayvan, yani gördüğümüz her şey bize yaratıcısını tarif ediyor. Okumasını bilirsek tabii.
Hoca beklemediği bu açıklama karşısında şaşırıyor. Sonra da "Ama bu yaptığınız bilimsel bir izah değil." diyor. Arkadaşım ise bir karşı soru ile konuyu açmaya devam ediyor.
-Hocam siz atomun varlığına inanıyor musunuz?
-Herhalde, niye sordun ki?
-Peki deliliniz nedir? Atomu gördünüz mü veya gören var mı?
-Tabii ki atomu gören yok. Zaten biz atomun varlığını direkt değil, indirekt yoldan biliyoruz. Örneğin Rutherford ve Geiger altın plakaya çarpan alfa taneciklerinin izlerine bakarak atomun yapısını anlamışlardır. Yani atomu oluşturan parçacıkların iz ve etkilerinden hareketle atomun varlığını ve yapısını anlıyoruz. Bu tarz ispata da çıkarım (inference) yolu diyoruz.
Hocanın bu açıklaması üzerine arkadaşım gülerek "Açıklamalarınız için teşekkür ederim hocam.” diyor. “Demek ki az önce Allah'ın varlığını ispat için anlattığım delil de, atomu ispat için kullanılan delil gibi, çıkarım (inference) yolu ile ispat oluyormuş ve bilimsel bir ispatmış."
Hoca şaşırıyor. "Yani bunlar aynı şey mi?"
-Tabii ki aynı hocam. Neresi farklı ise söyleyin. Siz altın plakadaki etki ve izlerden atom ispat ve tarif edilebilir dediniz; ben de kainattaki varlıklardan, onlarda görünen özellik ve faaliyetlerden allah'ı ispat ve tarif edebiliriz dedim.
-Yani aynı şey mi bunlar? diye tekrar soruyor hoca.
Bu sırada, herhalde tartışmanın gidişinden memnun olmayan bazı talebeler söze girip, "Hocam bırakalım bunları, nereden geldik buraya?" diyorlar ve konu kapanıyor.
Bundan sonraki derslerde de hoca ile arkadaşım arasında dini konularda tartışmalar devam ediyor. Hoca hangi dini inancı tenkit etse mantıklı cevaplar alıp susuyor.
Sonunda ikinci yarı yıl başladığında hoca iyice düşünüp taşınmış, kafa yormuş ve artık bu işi kendince halledeceği bir yol bulacağına inanmış olsa gerek ki, ilk derste konuyu yine dine getirip kendinden emin bir şekilde arkadaşıma hitaben diyor:
-Bugün bu konuyu bitireceğiz ve artık gündeme getirmeyeceğiz.
-Tabii hocam, bitirelim.
-Yalnız bu tartışmayı bilimsel çerçevede görüşebilmemiz için bazı kriterlere uymamız lazım. Şöyle ki: Bilimsel bir teori, geçerli olduğu sınırı, şartları, çerçeveyi çizmek zorundadır. Eğer bir teori için, "Her şart altında doğrudur. Gelişmeler ne yönde olursa olsun, araştırmalar nasıl çıkarsa çıksın, bu teori doğrudur." denilirse, o teori bilimsel olmaz. Olsa olsa inanç veya ideoloji düzeyinde kalır.
Yani bir teori ortaya atıldığında "Eğer şu olay şöyle gelişirse, şu incelemenin sonucu şöyle çıkarsa, şu şöyle ise bu teori doğrudur; aksi takdirde bu teori yanlıştır." denilebilmesi gerekir, o teoriye bilimsel diyebilmek için.
Oysa siz Müslümanlar, allah'ın varlığını ispatlarken bir şart getirmiyor, alternatif bir kapı bırakmıyorsunuz. “Her şartta, her durumda Allah vardır.” diyorsunuz. Bu da bilimsel bir ispat olmuyor tabii.
Eğer Allah'ın varlığını gerçekten bilimsel bir şekilde ispat etmek istiyorsanız, diyebilmelisiniz ki; “Şu şu şartlarda Allah vardır, bu bu şartlarda da Allah yoktur.” Eğer böyle şarta bağlı bir ispat getirebilirseniz, o zaman o şartları tartışırız ve yaptığınız ispat da bilimsel olabilir.
Ve hoca arkadaşımı mağlup ettiği düşüncesi ile sözünü bitirip, muzaffer bir eda ile cevap bekliyor. Anlaşılıyor ki hoca bilim felsefesi üzerine bütün bilgilerini irdeleyip uzun düşünceler sonrası böyle kritik bir soru hazırlamış. Kritik bir soru, zira hiç bir Müslümanın "Şu şartlarda Allah vardır, bu şartlarda Allah yoktur." diyemeyeceğini düşünüyor.
Gerçekten de zor bir soru, ama arkadaşım kısa bir düşünme sonrası tefsirlerde okuduğu bir örneği hatırlıyor ve cevap veriyor:
-Peki hocam, istediğiniz şartı yerine getireyim. Şöyle ki: Biz diyoruz ki: Kainatta atomlardan yıldızlara dek uzanan, hükmeden mükemmel bir düzen var.
Bu düzenin gerçekleşmesi için,
1- Ya diyeceksiniz ki; her bir varlık, atomlardan ta yıldızlara kadar, bu mükemmel düzeni biliyorlar ve bilerek, görerek, şuurla hareket ediyorlar. Bu durumda “Allah yoktur” diyebilirsiniz,
2- Ya da diyeceksiniz ki bu atomlar, gezegenler, unsurlar, akılsız şuursuzdur. Öyleyse tüm bu kainatı, zerrelerden yıldızlara dek idare eden ilim, hikmet ve kudret sahibi bir yaratıcı vardır.
Birinci şıkkı kabul edeceğinizi zannetmiyorum. Zira taşa-toprağa, bitkiye-hayvana, atoma-yıldıza akıl, fikir, şuur vermenin 'animizm' diye adlandırıldığını, ilk çağlarda kalmış batıl bir inanış olduğunu siz söylemiştiniz. Demek ki ikinci şıkkı kabul edeceksiniz.
Hoca şaşırıyor: "Anlamadım?"
-Bir örnekle açıklayayım hocam. Örneğin güneşli bir öğlen vakti denizin yüzünde, su birikintilerinde, aynalarda, camlarda, parlak şeylerde oluşan akisleri, pırıltıları, ışık yansımalarını düşünün.
1- Ya diyeceksiniz ki; “Bunların hepsi kendinden ışık saçıyor.”
2- Ya da diyeceksiniz ki; “Bunların kendisinde ışık yoktur. Bu pırıltılar yansımadır, gökteki güneşin ışığının akisleridir.”
Aynen onun gibi, yeryüzünde, tüm kainatta gördüğümüz ve ilim, hikmet, kudret, irade gibi sıfatları gerektiren eserler ve olaylar;
1- Ya bütün kainatın her bir zerresinde akıl, mantık, güç, irade bulunması ile mümkün olabilir,
2- Ya da sonsuz bir ilim, hikmet, kudret, irade sahibi bir yaratıcının faaliyetlerinin yansımaları, akisleri, neticeleridir.
Seçim sizin.
Hoca derin bir düşünme sonrası apar topar sınıftan çıkıyor.



14 Nisan 2014 Pazartesi

Erkeklik neden gay'ıyor?

Eşcinsellik üzerine yazmak, gerçi risklidir ama, çok talep oldu, ben de mecbur kaldım. Erkekliğine toz kondurmayan milletimizde, yazı yazdıracak kadar talep olması, ilk mesaj olsun.
Konuya tarihçe ile başlamak adettir. Kurân sayesinde öğreniyoruz ki, bu yönelim en azından Lut kavminden beri var. Dikkat çekici olan, çoğumuzun üzerinde konuşmayı ayıp saydığı bu konuda, Kurân’da çok sayıda ve açık ifadelerin bulunmasıdır. Hud, Hicr, Şuarâ, Neml ve Ankebut surelerine bakabilirsiniz.
Kurân, Lut kavmi örneği ile bu konuya değindiğine göre, demek ki, bu mesele Lut kavmi kadar eski, yok farz edilmeyecek kadar önemli, zinadan bile çirkin, ama herhangi bir insanî yanılgı kadar da konuşulabilir imiş.
Eşcinselliğin yaygınlığı konusunda görüşler farklı. Bu konuda araştırma yapmaya sadece batı ülkelerinde cesaret edilmiş. Orada çıkan yüzdeler ise hayli çelişkili. Erkeklerde yüzde 1 oranındadır diyen yayınlar da var, oranı yüzde 5 bulanlar da. Anlaşılan, o alabildiğine özgür ülkelerde bile, bu yönelim doğru biçimde ifade edilemiyor. Yani oralarda bile, bu yönelimdekilerin çoğu, tercihini açıklamaktan çekiniyor.
Peki, böyle bir yönelim nasıl oluşur? Önce biyolojik-genetik faktörlerle başlayalım:
Aslında hepimizin vücudunda karşı cinsin hormonları da az miktarda bulunur. Zaten öyle olmasa, bütün erkekler aşırı sert ve maço, bütün kadınlar ise aşırı kırılgan olurlardı. Karşı cinslerin birbirini anlayıp hissetmesi de mümkün olmazdı. Ancak normalde var olan bu küçük yönelimler, genetik ve hormonal etkiler sonucu, bazı kişilerde ileri düzeylere varabiliyor. Ve ortaya doğuştan eşcinselliğe yatkın bireyler çıkabiliyor.
Geçenlerde bir psikiyatrist arkadaşım beni aradı ve kafasını kurcalayan bir soru sordu: "Biliyorsun, son araştırmalar eşcinselliğin bazı durumlarda neredeyse önlenemez olduğunu gösteriyor. İşin doğuştan gelen genetik boyutu tespit edildi. Yani bu kişilerin bir kısmı, doğalarında var olan yatkınlık dolayısıyla o yöne gidiyorlar. Oysa biz İslâmî yönden bunun kabul edilemez olduğunu, hatta ceza gerektirdiğini okuyoruz. Nasıl çözüyorsun bu ikilemi?"
Ona dedim "Belki garip bir örnek ama, örneğin çok eşlilik de erkekler için neredeyse genetik ve doğal bir yönelimdir. Peki sen çok eşli misin?"
"Tabiî ki hayır." dedi.
"Neden? İçinde böyle bir istek yok mu? Açık konuş." diye üsteledim.
"Var aslında. Ama hem eşimle aram bozulur, hem de toplumsal kurallar ve kanunlar var. O yüzden düşünmüyorum." diye cevapladı.
"Kendi sorunun cevabını kendin vermiş oldun." dedim. "Eşcinsel yönelimler de bazı kişiler için genetikten kaynaklanan, neredeyse zorunlu bir yönelim olabilir. Ama o kişilerin de, bu yönelimlerini kontrol etmeleri mümkündür."
"Bu yönden düşünmemiştim." dedi.
Ardından, "Ama" dedi, "Bilirsin, beyindeki bazı bozukluklar, örneğin temporal epilepsi gibi hastalıklar, kontrolsüz saldırganlıklara yol açabiliyor. Böyle bir hastalığın etkisiyle birisini öldüren bir şahıs, ceza görmüyor. Türk Ceza Kanununa göre, cezası ya hafifletiliyor ya da tamamen affediliyor. Buna ne diyeceksin?"
"Peki," dedim, "o hasta, cezası affedildikten sonra, bir cinayet daha işlesin diye serbest mi bırakılır? Yoksa hastalığı düzelene kadar tedaviye mi alınır?" "Yine haklısın." dedi.
Şimdi geçelim konunun psiko-sosyal yönlerine.
Önce aile ve yetiştirme ile ilgili faktörler. Bu konuda en çok üzerinde durulan etkenler, annenin eşine baskın, oğluna fazla yakın oluşu ve babanın ise, ya olmaması veya soğuk ya da uzak olması yüzünden, yetişen delikanlıya model olamayışıdır.
Tipik bir örnek olarak, kocasından yana hayal kırıklığı yaşayan ve kopuk evliliğinin tesellisini oğluyla yakınlaşmada bulan bir anne, hele babayı oğluna kötülüyor ve dışlıyorsa, tehlike çanları çalıyor demektir. Tabiî, bu çanların sesi, ancak ergenlik dönemlerinde duyulmaya başlanır. O zamana kadar da, çoğunlukla iş işten geçmiş olur.
Ergenliğe geçiş döneminde, sırf meraktan bu tür bir ilişkiyi denemiş gençler de hayli fazladır. Neredeyse ne yaptığını bilmeden, ‘doktorculuk’ oynarcasına. Bu tür tecrübelerin, batı ülkelerinde yüzde 10 gibi yüksek oranlarda olduğu bulunmuş.
Çocukça bir hata bile denebilir, ancak esas önemli olan, bundan sonrasıdır. Bu tür bir olayın ardından, "Eyvah, ben ne yapmışım?" sorgulaması yaşanabilir. İşte bu dönemde, hislerini paylaşmayıp kendi kendini yiyip bitirmek; "Yoksa ben gay’dım mı?" demek, bazen genci, "Battı balık yan gider." demeye sevk edebilir. Gerçekte öyle bir yönelimi olmayan genç, kendisini öyle zannettiği için, gerçekten de öyle olur.
Uç bir örnek: Bir eşcinsel hastam vardı. İlkokul yıllarında bağırsak paraziti problemi varmış. Bilirsiniz; anüs kaşıntısı yapar. Sürekli orasını kaşıma sonrası, gitgide "Yoksa ben..?" diye kuşkuya düşmüş. Sonuç malum. Tıbbi literatürde de, bu tip bir çok vaka nakledilir. Yani utanıp konuşmamak, gurur yapıp anlatmamak, o kadar çok yerde ayakları kaydırıyor ki, bilemezsiniz.
Cinsel özgürlüğün etkilerine gelelim. Bu konu çok tartışmalı. Kimileri batıdaki aşırı serbestliğin bu tip yönelimlere sebep olduğunu söyler, kimileri de doğudaki kapalılığın perde altında sapkınlıkları teşvik ettiğini. Aslında iki taraf da haklıdır. Mesela bir bitki fazla sulanınca da kurur, susuz kalınca da. Yani, zıt dengesizlikler aynı sonucu verebilir. Eşcinsellik gibi yönelimler de, aşırı serbestlikle de gelişebilir, aşırı baskı ve kısıtlamayla da.
Birinci şıkkın örneği, Hollanda, Danimarka gibi ülkelerdir. Bu gibi ülkelerde, cinsel serbestliğin olması, normal cinsellikten alınan zevki sıradanlaştırıp, heyecan arayışıyla, kişileri farklı tarzlar denemeye sevk ediyor olsa gerektir.
Ama, tersi de doğrudur. Yani, özellikle doğu kültüründe, cinselliğin bir tabu, bir ayıp olarak görülmesi ve perde altına itilmesi de, bu doğal heyecanın anormal yönlere dönmesine yol açabilir. Sonra da 'yorgansız yatan, oğlansız yatmayan' şehirler türer.
Sosyal faktörler konusunda, yukarıda bahsettiğim ‘bastırılmış çok-eşliliği’ hatırlıyoruz. Kimi doğal yönelimler bile, sırf toplum baskısıyla kontrol edilebildiğine göre, kamuoyu baskısının ve genel toplumsal yönelimlerin, insanların tercihlerini nasıl etkileyeceğini söylemeye bile gerek yok.
Kamuoyu derken de, ilk akla gelen medya oluyor. Sokaktaki insana, neye kızıp neyi seveceğini, medya telkin ediyor bugün. O halde, mesela TV programlarına bir göz atalım.
Özellikle hanımlara yönelik programlarda, şarkı söyleyip göbek atan bazı tiplerin, nasıl sevimli bir imajla sunulduğunu fark ettiniz mi? Veya bazı haberlerde, kötüyü sergiler gibi görünürken, aslında bilinç altımıza ‘onlar da öyle’ mesajının verildiğini sezmediniz mi? Demiyorum ki, TV’lere vs savaş açalım. Ama hiç olmazsa o zenneleri seyretmesek? Kendi çocuğunu o tercihle düşünmek bile istemeyenlerin, konu mankeni bir şarkıcı olunca, buna alkış tutması, nasıl bir çelişkidir? "Bu adam çok şeker ama, sen ona benzeme oğlum." demek, ne işe yarar?
En azından kendi sosyal çevremizde, doğruya doğru, yanlışa yanlış dememiz gerekiyor. Etrafımızda henüz değer yargılarını yerleştirme aşamasındaki çocuk ve gençler var ve bizi izliyorlar; unutmayalım.
İşte tam bu noktada, iyiyi emretmek, kötüyü men etmek noktasında, modern çağın alameti olan bir tartışma gelir:
"Bu onların özel hayatı. Kimse karışamaz."
"Özel hayat dört duvar arasında olur. Bunlarınki düpedüz genel hayat. Kişisel yönelimlerini sergilemesinler madem."
"Nedenmiş? Başkasına zarar vermemek kaydıyla, herkes her yaptığında hürdür, size ne?"
"Bu sözünüzü unutmayın; çok yerde işinize yarar. Örneğin başörtüsü giyen bayanların kime ne zararı var peki?"
"Biz ona da karşı değiliz. Dileyen dilediği gibi yaşasın."
"Peki, neden evini çöplüğe çeviren bir şizofreni zorla tedavi ediyoruz?"
"Onlar komşularını rahatsız ediyorlar."
"Biz de öylelerinden, özellikle çocuklarımıza kötü örnek oldukları için, rahatsız oluyoruz."
"Hık, mık."
Gelelim konunun bizi esas ilgilendiren kısmına. Çocuk ve gençlerimize getireceğim sözü. Ve, kendi çevremizde neler yapmamız gerektiğine. Zira, çoğu konuda olduğu gibi, bu konuda da son ana kadar, "Bize bir şey olmaz." deyip, başımızı kuma sokma alışkanlığımız var. Ama eşcinsellik uzaylılarda değil, sizin-bizim çocuklarımızda oluyor. Dolayısıyla, yumurta kapıya gelmeden tedbir almak zorundayız.
O yüzden tavsiye ediyorum ki:
1. Bu tür hassas konuları ne yok farz etmeli, ne de kaşınmayan yeri kaşımalı. Uyanık bir sessizlik ve dengeli bir müdahale gerek.
2. Küçük yaşlardan itibaren giyim, oyuncak gibi konularda cinsiyeti vurgulayacak ve cinsel kimlik oluşmasına yardım edecek tercihler yapılmalı. Örneğin, cinsiyete göre giydirmek, uygun oyuncaklar almak gibi.
3. Çocuk, normal gelişimi içinde, özellikle belli dönemlerde, cinselliği çok merak eder. Onu doğru bilgilendirmek gerekir. Eşcinselliği anlatın demiyorum. Normal, doğal, insanca merakların doyurulması, ilerisi için sağlam bir temel olacaktır. Bu konularda çekinip utanmayın lütfen. Siz doğrudan utanıyorsunuz ama, birileri yanlıştan bile utanmıyor. Ve hiç unutmayın, çocuklar öğrenmeye hazır olmadıkları konuları zaten sormazlar. Çocuk bir şeyi soruyorsa, mutlaka usulünce cevap vermeniz gerekir. Cinsel eğitimi malum TV kanallarına veya cahil arkadaşlarına mı bıraktınız yoksa?
4. Özellikle ergenlik çağındaki delikanlıların, babayla daha fazla vakit geçirip paylaşım içinde olması şart. Bunu vurguluyorum; tâ ki, işten eve, evden işe, pijama-terlik-televizyon hastalıklarına yakalanmış babaların kulakları çınlasın!
5. Aile içinde erkeğin hafif başat ve saygın konumunun korunması lazım. Yoksa, örneğin evde kadın baskın, erkek ise pasif konumdaysa, ki neredeyse ahir-zaman alametidir bu, erkek çocuk için kadın konumu imrenilecek bir durum kazanabilir.
6. Bu tür bir problemle karşılaşıldığında, aşırı tepki ve açıklamasız yasaklar, merakı artırır sadece.
7. Darda kalırsanız, bir psikiyatristten yardım isteyin. Gerçi maalesef Amerikan Psikiyatri Birliği gibi kurumlar, eşcinselliği artık bir hastalık olarak görmüyor, ama doğru bir hekim seçerseniz, size doğru yolu gösterecektir.
Ek: Eşcinsellik sadece erkeklere has değil. Kadınlar arasında da hatırı sayılır biçimde olabiliyor. Ancak, bayanlardaki şekli daha belirsiz seyrediyor ve pek de dirençli olmuyor. Normal bir cinsel hayat ve mutlu bir evlilik, sorunu çözmeye yetiyor. Yine de, özellikle bayanların toplu kaldığı yerlerde dikkatli olmak lazım.
Biz toplum olarak kadın-erkek mahremiyetine hayli dikkat ediyoruz ama, erkek-erkek ve kadın-kadın arasındaki sınırları, biraz ihmal ediyoruz. Bu noktada, biraz kitap karıştırıp, sınırları öğrenmekte fayda var.
Sizi fazla rahatsız etmemek ve saf zihinleri bulandırmamak için, tüm bildiklerimi de yazmadım, hadi iyisiniz:)



13 Nisan 2014 Pazar

Bugünkü aklım olsaydı

-Geçmişe bakınca, çok yanlış seçimler yaptığımı görüyorum. Keşke başka türlü hareket etseydim de bu hale düşmeseydim.
-Peki bugünkü aklın olsaydı, hayatını nasıl yaşardın sence?
-Anlatmak uzun sürer ama, daha iyi olurdu kesinlikle.
-Oysa doğru cevap şu ki, aynı hayatı yaşardın.
-Ne ilgisi var? Kesinlikle katılmıyorum.
-'Bugünkü aklım' dediğin bilinç düzeyine, o yaşadıklarınla geldin, unutma. onları yaşamasaydın bugünkü aklın olmazdı ki.
-Emin misin?
-Yanlış seçim yapmışım dediğin günlere hayalen dön istersen. O kritik dönemlerde, yine o günlerdeki aklınla karar verecektin ve aynı tercihleri yapacaktın. O tercihlerin hepsi senindi zaten, başkasının değil.
-Öyle değil. Örneğin annemler istemediğim biriyle zorla evlendirdiler beni.
-Ne dediler ki, 'zorla' evlendin?
-Çok baskı yaptılar. Onunla evlenmezsem beni evlatlıktan reddedeceklerini bile söylediler.
-Demek ki iki şık arasında seçim yaptın. Evlatlıktan reddedilmek veya o kişi ile evlenmek. Sen de ikinci şıkkı seçtin. Evlilik defterine imzayı sen attın. değil mi?
-Herhalde.
-Yani senin tercihindi.
-Keşke başka türlü davransaymışım.
-O zaman sen, sen olmazdın ki. Başka biri olurdun. Senin hayat seyrin içinde olması gerekenler oldu. Bugünkü aklına varman için olması gerekenler.
-Şimdi ne yapacağım peki?
-Doğru soru bu işte: "Şimdi ne yapacağım?" Geçmişteki tercihlerine takılman anlamsız ve yararsız. Zamanı geri döndüremezsin ki. "Evet, hepsini ben yaptım. O günkü şartlar onu gerektiriyordu." demen lazım. Ve esas bundan sonra ne yapacağına bakmalısın.
Üstelik böyle geçmişte yaşayıp gereksiz hesaplaşmalar yapmak, keşke diyerek üzülmek, esas düşünmen gerekeni ikinci plana atıyor. Yani bugün ne yapman gerektiği konusunu.
Oysa bundan sonrası senin elinde. Ve 'bugünkü aklın' da sende. Buyur, meydan senin.
-Ama...
-Yoksa bugünkü aklın, "Kendine acı. Hayata küs. Ömrünü şikayet ederek geçir." mi diyor?

-...


12 Nisan 2014 Cumartesi

Korkularla başa çıkmak

1999 depremi sonrasıydı. Ortalığa korku sinmişti. Depremin nasıl dehşetli olduğu anlatılıyor, bir daha ne zaman deprem olacağı tartışılıyordu. Eskiden beri yaşadığımız hırsız, karanlık, yükseklik gibi korkuların yanına, bir de deprem korkusu eklenmişti. Kimi evlerini terk etti, kimi uykularını. Kimi şehrini değiştirdi, kimi dualarını. “Nasıl yeneceğiz bu deprem korkusunu?” konulu konferanslar düzenlendi. Birine de beni çağırdılar. “Bize deprem korkusunu anlatın.” dediler. Dedim ki:
Korku hissi, bu hayatı korumak için verilmiş, hayatı zehir etmek için değil. Onda veya yirmide bir ihtimalden korkmak, mantıklı olabilir. Ama binde bir ihtimalden korkmak, hem mantıksızdır, hem hayatı azaba çevirir.
Örneğin İzmit merkezinde oturan birisini düşünün. Depremde 400.000 kişiden 4.000'i öldü. Demek ki ölüm ihtimali, yüzde bir. Üstelik o şiddette bir depremin yakın bir gelecekte İzmit’te tekrar olma ihtimali yüzde bir bile değil. Oysa her an başka bir sebeple veya ecelimizle ölme ihtimalimiz var. Bunu bırakıp deprem korkusuna saplanmak, o küçücük ihtimallerle zihnini meşgul etmek, mantıksızlıktır.
Dediler: “Siz depremi yaşamadınız mı? Ne korkunçtu. Mantıksız olduğunu biz de biliyoruz ama, elimizde değil. En ufak sarsıntıda, yine o anı yaşayıp irkiliyoruz.”
Ben de dedim: Bu tip tepkiler bir ölçüde doğal ve hatta faydalıdır da. Hatta şöyle söyleyeyim: Böyle bir felaketten sonra hiçbir şey olmamış gibi yaşayanlar anormaldir esas. Normal insan, böyle sarsıcı bir olay sonrasında, uyum sürecinde böyle reaksiyonlar gösterir. Bu, yaşanan şoku yavaş yavaş sindirme ve çözme amaçlı bir ruhsal savunma mekanizmasıdır.
Ama eğer bu doğal tepki birkaç aydan fazla sürmüş ise ve kişinin hayat düzenini bozuyor, kendisini ve çevresini rahatsız ediyorsa, artık bu şartlanmayı çözmenin zamanı gelmiş demektir.
"Peki nasıl çözeceğiz?" derseniz, korku, ancak üstüne gidilerek çözülür. Kaçtıkça korkuyu pekiştirirsiniz. Yok farz etmeyle de yok olmaz, düşünmemekle de unutulmaz. Bilinç altınızda yaşar, fırsat buldukça çıkar.
Örneğin diyelim ki gece evde yalnızsınız. İçeriden bir tıkırtı geldi. “Acaba hırsız mı?” dediniz, ama korkup bakmadınız. “Aman boş ver.” diye kendinizi oyaladınız, düşünmemeye çalıştınız. Ama o şüphe artık aklınıza yerleşmiştir. Bir ufak seste zıplarsınız, yatsanız kolay kolay uyku tutmaz, uyusanız da kabus görürsünüz. Oysa kalkıp tıkırtının geldiği odaya gitseniz, köşe-bucak baksanız, sebebin açık kalmış bir pencere olduğunu anlar, rahatlarsınız.
Deprem korkusu da ancak üstüne giderek çözülebilir. Yani depremi yaşadığınız evde uyumaktan korkuyorsanız, inadına evde yatmanız lâzımdır. Ama tabii ki bunu birdenbire değil, aşamalı olarak gerçekleştirmelisiniz.
Örneğin ben de depremi yaşadım ve hayli etkilendim. Ama sadece bir hafta evde yatamadım. Önce günde birkaç kez 5-10 dakikalığına eve girdim. Sonra arkadaşlarla beraber birkaç saat evde kaldım. Sonra yalnız olarak birkaç saat evde oturdum. Ardından gündüz şekerleme yaptım. Arkasından arkadaşlarımla beraber geceledim. Son olarak da gece tek başıma yattım.
Tabii o ilk yalnız yattığım gece sık sık uyanıp avizelere baktım, depremli rüyalar da gördüm ama -en önemlisi de bu- geri adım atmadım. Siz de 'aşamalı duyarsızlaştırma' denilen bu teknikle korkunuzu yenebilirsiniz.
Hatta bu yöntemi her türlü korkuya da uygulayabilirsiniz. Örneğin okul korkusu olan çocukların tedavisinde uygulanan yöntem de budur. Önce anne, çocukla beraber sınıfta kalır. Birkaç gün sonra sınıf dışında beklemeye geçilir. Ardından okul dışında beklemek, sadece okula gidip gelirken eşlik etmek gibi aşamaların sonunda, çocuk okul korkusunu yavaş yavaş yener. Ama dediğim gibi, en önemli nokta, ne olursa olsun, geçilmiş olan aşamalara geri dönmemek ve taviz vermemektir. Olsa olsa aşamaların geçişi daha yavaş yapılabilir, o kadar.
Dinleyicilerden birisi, “Yok vallahi,” dedi, “bu kadar zora giremem. Ben zaten artık tek katlı evde yaşıyorum, neme lazım?”
Onu uyardım: Hastalıkla -ki bu düzeydeki bir korku, artık bir tür hastalıktır, fobidir- pazarlık yapılmaz. “Ben geri adım atayım, sen de beni rahatsız etme.” denilmez. O korku fırsat buldukça yeni cepheler kazanıp hayatınızı zehir edecektir. Tek katlı evde bile otursanız, bir gün gelip “Ya buradan fay hattı geçiyorsa, deprem olup içine düşersem.” demeyeceğiniz ne malum?
Adapazarı’nda bir bayan hastam vardı. Çocukken 1967 depremini yaşamıştı. O günden sonra sürekli “Deprem olursa, ölürsek...” diye korkuyordu. Tedavi önerilerime uymadı, 1999'a dek sürdü korkusu. Üstüne gitmeyip çözmezseniz, 30 değil 50 yıl bile bu korku sürebilir.
Birisi sordu: “Peki ne oldu o hastanız?”
Cevap verdim: “17 Ağustos depreminde vefat etti. Allah rahmet etsin.”
Salondan uğultu yükseldi: “Haklıymış korkmakta. Malum olmuş kadına.”
Dedim: Ama görüyorsunuz, korkusu ölümünü engelleyemedi. Hem hepimiz bir gün zaten ölmeyecek miyiz? O bayan 30 yıl korktu, bunun ona ne faydası oldu? Üstelik o 30 yılın neredeyse her günü adeta korkudan ölmedi mi? Gelin, mantıksız korkuların hayatımızı zehir etmesine izin vermeyelim. Üstlerine gidip çözelim. Kendi başımıza çözemiyorsak, bir psikiyatri uzmanından yardım alalım.
Özetle derim ki: İnsanda korku damarı var, inkar edilmez. İster istemez, öyle veya böyle, bir şeylerden korkarız. Ama bu damarı yerli yerinde ve veriliş hikmetine uygun şekilde kullanmamız lazım. Örneğin bir insan günahtan korkmaz, Allah’tan korkmaz, Cehennem'den korkmaz, onun yerine fareden, depremden veya müdüründen korkarsa, korku hissini yanlış yerde kullanıyor demektir.
Velhasıl, her hissin doğru ve yanlış şekillerde kullanılması mümkündür. Korku da doğru yerde kullanılırsa bir nimettir, dünya ve ahiret tehlikelerinden korur, güzelliklere vesile olur. Yanlış yerde kullanınca ise, hayatı azaba, kişiyi deliye döndürür.

Korkudan değil, korkulmayacak şeylerden korkmaktan korkalım esas.

11 Nisan 2014 Cuma

Çocuk yetiştirmenin püf noktaları

Üç çocuk sahibi bir psikiyatri uzmanı olarak, çocuk yetiştirme üzerine bazı önerilerimi paylaşmak istedim. Umarım modern hurafelerle karışan zihinlere faydası olur. Zira tutarlı bir temel felsefesi olmayan günümüz pedagog ve psikologları, 'dipsiz kuyuya ipsiz inerek', sürekli değişen fikirlerle, ana-babalara yeni yeni reçeteler sunuyorlar. Hepsini de "Böyle davranın, çocuğunuz mükemmel yetişsin." diye pazarlıyorlar.
Freud’dan hayli etkilenen 68 kuşağının eğitimcileri “Çocuğu serbest bırakın, her istediğini yapsın, hevesi kalmasın. Hiç azarlamayın, sadece sevgi verin." diye diye, günümüzün serseri ruhlu, sabırsız ve sorumsuz neslini yetiştirdiler. Şimdilerde ise daha farklı sesler yükseliyor o taraflardan: "Çocuğunuza, onun görevlerini ve sizin ondan beklentilerinizi, açıkça söyleyin. Hata yaparsa ceza verin, hatta hafifçe dövebilirsiniz bile."
Bu kavram kargaşasına karşılık, dinimizin şaşmaz prensiplerinden de faydalanarak, bazı püf noktalarını sunmaya çalışacağım.
Kendini ıslah etmeyen, başkasını ıslah edemez.
Çocuklarımıza faydalı olmak istiyorsak, işe kendimizden başlamalıyız. Kendini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez. Hatta tersine, iyilik yapıyorum derken, kırıp döker, zarar verir. Kendisi hasta olan, başka bir hastayı nasıl tedavi edebilir ki? Kelin merhemi olsa, başına sürermiş.
Ama biz kendi içimizde huzurlu, mutlu bir çizgi oturtmuş isek, bizdeki huzur, doğal olarak çevremize, sevdiklerimize de yansıyacaktır.
Bir aile tanıyorum. Çocukları pırıl pırıl, ahlaklı gençler olarak yetiştiler. Özel bir çocuk yetiştirme eğitimi almadıklarını da biliyorum. Evlerine misafir olduğum bir gün, "Nasıl böyle mükemmel çocuklar yetiştirdiniz?" diyecek oldum. Ama sonra vazgeçtim, demedim. Zira o kadar açıktı ki her şey.
Baba samimi bir dindar, anne şefkatli bir fedakâr. Evleri sade döşenmiş, huzur veriyor. Baş köşede kitaplar var. Televizyon genellikle kapalı. Sohbetler iyilik, doğruluk, fedakarlık üzerine. Yalan yok, dedikodu yok, kavga yok. Nasıl çocuklar çıkabilir ki böyle bir evden? "Armut dibine düşer", "Üzüm üzüme baka baka kararır." sözleri boşuna söylenmemiş.
Bana sıklıkla çocuklarını getirir aileler. "Bu çocuk bir garip davranıyor nedense? Bir tedavi etseniz." Hiç istisnası yoktur, odama çocuk girer ve çıkar, ama aile girer ve kalır. Daima ailededir esas problem. Anne-babanın açık hataları, bariz saplantıları, hatta psikiyatrik hastalıkları vardır. Ama kendilerindeki sorunları görmez, çocuktaki problemleri ileri sürerler. Sanki o çocuk o evde yetişmemiştir de, uzaydan gelmiştir. "O kadar da gayret ettik. Neden böyle oldu bu çocuk bilmem?" havası vardır. Ama biz önce aileyi terapiye alırız. Ve anne-baba toparladıkça, çocuk da inanılmaz bir hızla düzelir.
Bunun çok sık gördüğüm bir örneği:
Baba diyor: “Doktor bey, çocuğum çok sinirli.”
Bakıyorum, esas kendisi feci halde gergin. Kaşı-gözü oynuyor, kavgaya hazır bir halde.
Siz de biraz huzursuz gibisiniz?”
Evet ama, siz beni bırakın, çocuğu tedavi edin.”
Elimde olmadan gülerim. “Sürekli yanında olduğu, devamlı gözünün içine baktığı babası bu kadar gerginken, çocuğu nasıl sakinleştirebiliriz sizce?”
Eee. Haklı olabilirsiniz.”
Ve genellikle reçeteyi ebeveyne yazarım, çocuğa değil.
İzmit depremi sonrası, bir aile, çocuklarının depremden korktuğunu söyleyip yardım istemişti.
Onlara ilk sorum, “Peki siz depremden korkuyor musunuz?” oldu.
Evet, hala sürüyor o korku.” dediler. “Ama çocuğa belli etmiyoruz. Hem biz kendimizi bıraktık, o düzelsin yeter.”
Demek korkunuzu belli etmediğinizi düşünüyorsunuz. Peki sizin bir arkadaşınızın ciddi düzeyde bir deprem korkusu olsa, o söylemese de, siz bunu fark etmez misiniz?”
Belli olur tabii.”
Çocuğunuz aptal mı ki, fark etmeyecek sizin korkunuzu?”
Doğru söylüyorsunuz. Hissediyordur.”
Tabii ki hisseder. Ve söyler misiniz, en güvendiği ve güçlü gördüğü kişiler olan anne ve babasının bile korktuğu şeyden, çocuğun korkması gayet normal olmaz mı?”
Haklısınız.”
Önce sizi tedavi edelim bence.”
Tamam.”
Depremden konu açılmışken aklıma geldi: İzmit depremi olurken, çoluk-çocuğu evde bir kapı altına toplamıştım. Epey soğukkanlı kalmıştım, şükür.
Korkmayın.” dedim, “Sübhanallah deyin.”
Ve fazla panik yaşamadan atlattık depremi.
Bir kaç ay sonra ise Düzce depremi oldu. Deprem anında olanları eşim anlattı sonradan.
O sırada 5 yaşında olan kızım, annesine aynen şöyle demiş: “Anne, korkma. Sübhanallah de.”
O yüzden “Önce kendimizi düzeltelim.” dedim ya. Ancak biz rahat olursak, onlara da huzur verebiliriz.
Temel sağlam olmalı
Bir evin en önemli kısmı temeli olduğu gibi, bir çocuğun ruhsal gelişiminde en önemli dönem de, hayatın ilk yıllarıdır. Çocuğun zeka kapasitesinin % 80 kadarı ilk 7-8 yaşta geliştiği gibi, kişilik de büyük ölçüde bu dönemde oturur.
Hele ilk bir-iki yaş, çok daha önemlidir ve temel güven duygusunun oluştuğu dönemdir. Bu dönemde çocuğun en önemli ihtiyacı, sürekli ve tutarlı bir sevgidir. En yıpratıcı şey ise, anne-baba figürlerinin sürekli değişmesidir.
Çocuğunuz isterse bir bakıcı tarafından büyütülsün, yeter ki süreklilik olsun. Sürekli değişen kişilerce bakılan çocuklarda, ileri yıllarda, çevreye güvensizlik, içe kapanma gibi özellikler gelişebilir. Sebebini anlayamadığımız bağımlılık, hırçınlık, şüphecilik gibi huyların temeli, o ilk yaşlardaki eksikliklerdir genellikle.
Nitekim Filipinler'de yapılan bir araştırma, ilk iki yaşında mutlak ve şartsız ilgi ve sevgi ile yetişen (ve iki yaşına dek emzirilen) çocukların, ileride çok daha huzurlu insanlar olduklarını göstermiştir.
Çocuğunuzun bilinçli olmadığı o ilk yıllar, aslında bilinçaltının şekillendiği en önemli dönemdir yani. “O daha küçük, aklı bir şeye ermez.” demeyin. Yavrunuzun alıcıları ardına kadar açık ve her şeyi kaydediyor.
Cennetteki gazoz nehirleri
Çocuğa hayatın, ölümün, varlığın anlamına dair temel bilgileri verin. Çocuğunuz 3-4 yaşlarından itibaren, çevresinin ve dünyanın farkına vardığında ve "Neden, nasıl?" soruları başladığında, sizden her konuda, özellikle de varlığın ve ölümün anlamına dair açıklamalar isteyecektir.
"Anne, sen de ölecek misin? Ölünce ne olur?" "Baba, Allah nerededir?" gibi sorular peş peşe gelir bu dönemden itibaren. Siz de cevap verin tüm sorularına, onun anlayacağı dilde. Unutmayın, çocuklar öğrenmeye hazır olmadıkları soruyu sormazlar zaten.
"Bu yaşta bu konuları anlatmak erken." deyip kaçamak cevap veren ailelerin çocuklarında, çok çeşitli ve sebepsiz korkular görülebilir. Cevabı alınamamış her soru, o minik beyinlerde kıvrım kıvrım şüphe ve problemler doğurabilir.
Hiç unutmam, küçüklüğümde anneme sormuştum: "Anne, biz ölünce ne olacağız?
"Öbür dünyaya, inşallah Cennet'e gideceğiz yavrum."
"Tamam da, ondan sonra ne olacak? Yani orada ne kadar yaşayacağız?"
Annem "Bu çocuk bu yaşta sonsuzluktan anlamaz her halde. Uzun bir zaman söyleyeyim de rahat etsin." diye düşünmüş olsa gerek ki, "Bin yıl yaşayacağız yavrum." demişti.
O kadar üzülmüştüm ki. "İster on yıl, ister bin yıl olsun. Sonunda yok olacaksak, ne anlamı var? Ben sonsuzluk istiyorum, yok olmak istemiyorum." demişti o küçücük zihnim bile.
Neyse ki ısrarla “Emin misin anne?” diye sora sora, bir süre sonra doğruyu öğrenip rahatlamıştım. Ya ısrar etmeyip kabullense idim, ruhumda nasıl yaralar kalırdı acaba diye düşünmeden de edemiyorum.
Siz anlatın lütfen çocuklarınıza bildiklerinizi. Hayatın ve ölümün anlamını açıklayın. Sizi koruyan inançlarınızı onlara da aktarın usulünce. Allah’ı, Cennet'i öğretin.
Özellikle de melekleri unutmayın. Kendilerini koruyan, kollayan, her yerde bulunan iyi varlıklara inanmak, hortlaklardan, hayali canavarlardan korkan ruhlarına ilaç gibi gelecektir.
Peygamberimizin (asm) ve büyük insanların hayatını anlatmak da çok önemlidir. Zira büyüyen bir fidan gibi olan çocuk ruhu, kendisine örnek alacağı mükemmel kişiler arar. Siz öyle yüksek kişilikleri çocuğunuzun hayallerine ideal olarak kazımaz iseniz, çocuğunuz uyduruk bir çizgi film kahramanını taklit etmeye çalışabilir.
Ancak dini eğitim verirken, abartılı bir zorlamaya da kaçmamak gerekir. Çocuğa onun hoşuna gidecek örneklerle ve kaldırabileceği dozda verilmelidir eğitim. Daha ergenlik çağına girmemiş küçücük çocuklara Cehennem'den bahsetmek, en çok düşülen hatadır. O masum, günahsız çocuğun Cehennem'le ne işi var ki? Bu tip yanlış ve dengesiz bir yaklaşım, ileri yıllarda dine karşı soğukluk yaşamaya sebep olabilir. Ergenlik çağı öncesindeki çocuklara sadece Cennet'i anlatmak, Allah’ın rahmetinden bahsetmek, müjdeler vermek lazımdır.
Bunu yaparken hayal gücünüzden, çocuğunuzun beğenilerinden yararlanabilirsiniz. “Bu dünyadaki her lezzetli şeyin en güzel şekli, Cennet'te bulunur.” gerçeğinden hareketle, onlara huzur ve sevinç verecek tarifler yapabilirsiniz.
Büyük kızım gazoz ve dondurmaya bayılırdı. Bir gün ona Cennet'i anlattım. “Cennet'te gazoz nehirleri vardır. İç iç, bitmez. İstersen dondurmadan dağlar da verir Allah. Bana da yalatır mısın?” Bu sohbetten sonra ölüme bakışı o kadar değişti ki. Hatta yakını ölen erişkinleri, bu örnekle teselli etmeye çalıştığını bile gördüm. Onların ruhları, attığınız her tohumu mükemmel büyütür, emin olun.
Nasihatçi baba
Hal ve tavırlarla örnek olmak, dil ile anlatmaktan çok daha etkilidir. Uzun konuşmalar ve öğütlerden çok, davranışlarınızla gösterin doğruları. Yoksa çocuğunuz size (benim büyük kızım gibi) 'nasihatçi baba' lakabı takabilir.
Çocuğa "Yalan söyleme." deyip, ardından hoşlanmadığı biri aradığında, "Evde yok deyin." demek, "Sigara içme yavrum, zararlıdır." deyip, kendisi tüttürmek, ne kadar etkili olabilir ki? Veya "Yavrum, kitap oku. Kitap en iyi arkadaştır." diyen bir ebeveyn, evde eline kitap almıyorsa, çocuktaki okuma hevesi artar mı, azalır mı dersiniz?
Oysa çocuklara “Otur, kitabını oku, dersini çalış.” demeyip, siz de elinize kitabınızı alıp, “Haydi hep beraber kitaplarımızı okuyalım.” deseniz, o minik öğrencileriniz, peşinizden hevesle gelirler. Hal dili, söz dilinden çok daha iyi etki eder. Hal ve tavırlarınız, sözlerinizi yalanlamasın lütfen.
Babam beni anlar mı?
Çocuğunuza ulaşabilmek istiyorsanız, onun seviyesine inin. Unutmayın ki, o erişkin olmadı, ama siz vaktiyle çocuk oldunuz. Onun sizi anlaması zordur, ama siz onu anlama şansına sahipsiniz. Onun yaşlarında neler yaşadığınızı, hissettiğinizi hatırlayıp, ona daha kolay yaklaşabilirsiniz. Yoksa çocuğunuz sizi, anlamadığı bir dilden konuşan yabancı bir rehber gibi görebilir.
Zaten bir insan, bir çocukla konuştuğu zaman, eğer onun tarzı ile, onun seviyesinde konuşursa, çocuğun zihnini okşamış olur. Çocuğun anlayışı, onun çat-pat söylediği sözleri daha rahat kavrar. Aksi halde o erişkinle çocuk arasında bir fikir alış-verişi olamaz. Sizi anlamasını istiyorsanız, onun anladığı frekanstan yayın yapmalısınız.
Bunu yapmazsanız, çocuğunuz duygu ve düşüncelerini sizinle paylaşmayacaktır. Kendi dünyasında bir yığın sorun yaşasa, içini şüphe ve korkular kemirse de, ailesine hiçbir şey anlatmayabilir. Çünkü anne-babanın tüm yaptığı, “Evladım, bir derdin varsa anlat.” demekten ibarettir. Oysa çocuk “Onlar büyük ve olgun. Benim korkularımı anlamazlar.” diye düşünebilir ve hislerini paylaşmaz.
Okula gitmek istemeyen bir çocuk getirilmişti bana. Ailesine hiçbir sebep söylemiyordu. Ben çocuğa önce, onun yaşında iken okulla ilgili yaşadığım kendi korkularımı anlattım. Karanlık okul yolu, çocuk kaçıran çingene söylentileri vs. Daha sözümü bitirmeden çocuk “Saçmalama amca, ben onlardan korkmuyorum. Sadece bir arkadaşım beni dövüyor, o yüzden okula gitmek istemiyorum.” deyiverdi. Sebep anlaşılmıştı kolayca.
Bir kızımın ilkokula başladığı günün akşamı, ona sormuştum: “Okulda ne yaptınız?” Cevap yok. Bir daha sordum. “Hık, mık.” Taktik değiştirdim. “Ben ilkokula başladığım gün ne olmuştu, anlatayım mı?” Ve başladım anlatmaya. "Ben okula öğleden sonra gidebilmiştim. Oysa sabah tüm sınıf yabancı dilde bir şarkıyı ezberlemişti. Tüm yıl boyunca o şarkıyı söylediler ve ben hiç eşlik edemedim vs." Kaptırmış anlatıyordum ki, kızım sözümü kesti. “İlk derste şunu yaptık, sonra öğretmen şu oyunu oynattı, ardından…”
Siz de tıkandığınız zamanlarda kendinizi onun yerine koyun. Kendi çocukluğunuzu da hatırlayıp, şimdilerde onun neler hissettiğini tahmin etmeye çalışın ve olabildiğince onun dilinden konuşarak duygularını paylaşın. Duyguların, düşüncelerin nasıl paylaşıldığını ona önce siz gösterin.
"Ben bunu zaten yapıyorum” mu dediniz? Gerçekten mi? Çoğu anne-babanın "Ben senin yaşındayken…" diye başlayan konuşmaları, söylediğimizin tam zıddı bir havadadır genellikle de, ondan dolayı şüphe ettim. O tip konuşmalarda genellikle ana tema, anne-babanın onca zorluk ve yoklukla nasıl kahramanca başa çıktığı, çocuğun ise bu rahat şartların kıymetini bilmeyen, sorumsuz, beceriksiz bir haylaz olduğudur. Ve çocuğu aşağılayıp özgüvenini kırmaktan başka bir şeye de yaramaz.
Lütfen bir daha dikkatle okuyun, tavsiye ettiğim şey biraz farklı. Siz onu anlamaya çalışmazsanız, o sizi nasıl anlasın? Siz ona neyin nasıl anlatıldığını göstermezseniz, o size neyi nasıl anlatsın?
Dar daireye vakit ayırın
Yata yata büyüyen karpuz bile özel bakım ister. Sizin aracılığınızla dünyaya gelmiş ve her şeyi öğrenmeye muhtaç o yavruların, günde bir-iki saat olsun, ilginize hakkı yok mudur? Bir futbolcunun ayakkabı numarasını bilip, kendi çocuğununkini bilmemek, bir siyasetçinin konuşmalarından anlamlar çıkarmak için kafa patlatıp, kendi çocuğunun sözlerini yarım kulakla dinlemek, garip kaçmıyor mu? Hatta bir yazar arkadaşımın dediği gibi, soru soran çocuğuna "Lütfen beni rahatsız etme, kitap yazıyorum." demek bile (işin içinde yüksek idealler olsa bile) hata değil midir?
Mum dibine ışık vermez.” demeyin lütfen. Güneş dibine de, her yere de ışık veriyor.
Şefkat damarını yanlış yerde kullanmayın
Şefkat çok güzeldir ama, ölçüyü kaçırmamak kaydı ile. “Aman çocuğum hiç zahmete girmesin. Aman hiç üzülmesin, ağlamasın." diye diye, onu davranışlarında tümden serbest bırakmak, ona iyilik değil kötülük etmektir. Çocuk ağlamasın diye aşı olmasını engellemek veya onun yerine kendisi aşı olmak, ne kadar yanlış ve komikse, çocuğu her türlü sıkıntıdan hemen kurtarmaya çalışmak, her istediğini yapmaya gayret etmek de, o denli hatalıdır aslında. Hayatın gerçekleri ile gereğince yüzleşmesi, onun gerçek hayata hazırlanması için şarttır.
Ve bu hayatın en temel bir gerçeği de şudur ki: Biz bu dünyanın merkezi değiliz. Her şey bizim istediğimiz gibi olmak zorunda değildir. Çocuğunuzun en başta bunu öğrenmesinde fayda var.
Bir çok aile, çocuklarının TV'de zararlı veya ahlak dışı programları seyretmelerini önleyemedikleri için yakınır. Sebep, çocuğun sevdiği program için ısrar etmesidir çoklukla. “Ben o diziyi çok seviyorum anne. Lütfen.” Oysa çocuk istediği her şey için ağlar, sızlar zaten. Sizi dener sürekli. Geri adım attınız mı da, o konu, kazanılmış hak gibi olur.
Oysa çocukların ruhsal yapıları, psikoloji tabiriyle plastiktir. Siz sağlam durursanız, çocuk kendini size uydurur, merak etmeyin. Kaldı ki, bugün bir kaç saat ağlamasın derken, ileride hem onun, hem kendinizin, yıllarca pişmanlıkla ağlamasına zemin hazırlamış olursunuz.
İnsan, ipi boynuna sarılıp, istediği yerde otlamak için serbest bırakılmış bir havyan gibi değildir ki. Görevleri vardır, yenmesi gereken zorluklar vardır. Yapamayacağı şeyler vardır, yapması gereken yükümlülükleri vardır. Eğer çocuğa şefkat hissediyorsanız, onu gerçek hayata hazırlayın. Gerçek hayatın bir kuralı ise, hayatın birçok kuralları olduğudur.
Eşinizle tutarlı olun
En kötü ruhsal hastalık diyebileceğimiz şizofreninin oluşma sebeplerinden birisi, anne-babanın çocuğa verdiği mesajlar arasında tutarsızlık olmasıdır. Bazı ailelerde bu tip uyumsuzluklar, ileri düzeyde olabilir. Aynı konuda biri bir şey söyler, diğeri başka şey. Aynı olayda biri bir türlü davranır, diğeri başka türlü. Sık sık da birbirleriyle sürtüşürler. Sonuç, çocukta zihin bölünmesidir. Ve dediğim gibi şizofreniye dek uzanabilir ucu.
O yüzden eşler önce kendi aralarında konuşup, belli temellerde anlaşmalıdırlar. Çocuk hangi durumda nasıl bir tavırla karşılaşacağını bilmelidir. Kendi arasında uyumlu bir anne-babanın dibinde büyüyen, onların birbirini tamamlayan fırça darbeleri ile şekillenen bir çocuk, sağlıklı bir gelişme gösterebilir. Ama büyüyen bir fidanı bir gün bir tarafa, bir gün diğer tarafa bükerseniz, sonunda kırabilirsiniz.
Buradan da hissedilir ki, aslında iyi çocuk yetiştirmek için, önce uyumlu bir evlilik yapmak lazımdır.
Siz kendi görevinizi yapın, ötesine çok karışmayın
Çoğumuz, çocuklarımıza verdiğimiz emeğin karşılığını neredeyse zorla alma hevesindeyiz. "İlla ki şöyle olmalı benim çocuğum." Oysa unutmamak gerekir ki, o çocuk aslında bizim malımız değildir. Onu biz yaratmadık. Onu iki hücreden büyüten, ana rahminde koruyan, en güzel bir gıda olan sütü ona gönderen, biz değiliz. Biz sadece ona hizmetle, onu koruyup yetiştirmekle görevliyiz. Ve eğer biz kendi üstümüze düşeni hakkıyla yapmışsak, ötesi Allah'ın takdiridir.
O ise, hikmeti gereği, bazen peygamberlerden inançsız çocuklar çıkarır, bazen de Firavun’un sarayında Musa yetiştirir. Takdir onundur. “Elinden geleni yapmak” başka şeydir, “İlla ki şöyle olmalı.” diye zorlamak başka şey. Aksi halde, aşırı zorlamalar ters tepebilir ve çocuğun iyice zıt bir çizgiye girmesine yol açabilir. Biz de gereksiz derecede gerilip, iyice yanlış davranmaya başlayabiliriz.
Ben sana bildiğimce doğruları gösterdim. Artık seçim senin.” demek lazımdır, hele ergenlik çağından itibaren. Zaten bizim tüm bu anlatıp önerdiğimiz şeyler, sadece sebeplerdir. Biz görevimizi hakkıyla yapmak için, bu sebepleri elimizden geldiğince yerine getiririz. Ama sonucuna karışamayız. O yüzden son tavsiye olarak diyorum ki:

Çocuklarınız için dua edin.