27 Ocak 2016 Çarşamba

19+5: 24

Çalışmak ibadet sayılır mı?
Bu klasik sorunun cevabı, yukarıdaki işlemde verilmiş.
19, 5 daha 24 eder.
Açalım: 24, günün 24 saatine işaret. 5, 5 vakit namaz demek. 19 ise 19 harfli Besmele.
Yani şöyle oluyor:
Bir insan 5 vakit namazını kılarsa, diğer vakitlerinde de Besmele ile iş yapar, yani Allah rızası için ve onun izin verdiği şekilde çalışır ise, 24 saati ibadet hükmüne geçebilir.
Bu kadar basit.
Kısa ama etkileyici bir işaret, değil mi?

7 Aralık 2015 Pazartesi

Coolidge etkisi

Rivayet olunur ki, eski ABD başkanlarından Calvin Coolidge, karısı ile beraber bir hayvan çiftliğini gezerken, bayan Coolidge yanındaki görevlilere damızlık erkekleri gösterip sormuş:
"Bu erkekler günde kaç defa çiftleşir?"
"Ortalama 7 defa efendim."
"Lütfen bunu bay Coolidge'e de söyler misiniz?"
Görevliler başkan'ın yanına gitmiş, ıkına sıkıla bilgiyi aktarmışlar.
"Efendim, eşiniz size aktarmamızı istedi. Böyleyken böyle."
"Peki erkek hep aynı dişi ile mi çiftleşir?"
"Olur mu efendim? Öyle olsa günde bir defa bile istemez."
"Siz de bunu bayan Coolidge'e söyler misiniz?" demiş başkan.
Hikayenin farklı versiyonları da var gerçi. Ama özdeki gerçek çok açık ve tartışmasız:
Birçok canlıda, memelilerin ise hemen tamamında geçerli bir kural var: Erkek cinsel açıdan doymuş bile olsa, ortama yeni bir dişi geldiğinde libido patlaması yaşar.
Örneğin farelerde yapılan deneylerde görülen şu: Bir erkek fare bir dişi fareyle aynı kafese konulduğunda derhal yoğun bir çiftleşme davranışı içine giriyor. Ancak bir süre sonra erkeğin dişiye olan ilgisi azalmaya başlıyor, daima ve mutlaka. Buna karşın kafese yeni bir dişi fare konulur konulmaz, erkek fare yeniden son derece abartılı miktarda çiftleşmeye başlıyor. Hatta sürekli yeni dişiler konulursa, yorgunluktan ölene kadar çiftleşmeye devam edebiliyor.
Boğa ve koç gibi hayvanların, dişileri ile üstüste ikinci defa seks yapmaya çok istekli olmadığı da bilinen bir gerçektir. Zaten damızlık çiftliklerinde tek bir boğa ve tek bir koç, tüm inek ve koyunlara yetebilir.
Kediler ve domuzlar da Coolidge etkisinin gözlendiği hayvanlar arasındadır.
İnsan toplumuna gelirsek: Öteden beri faklı din ve kültürlerde çok eşliliğin benimsendiği malum. Bunun bir hikmeti de Coolidge etkisi olsa gerektir.
Ayrıca hemen her psikolog şu klasik vakayı görmüştür mutlaka:
Kadın kocasının isteksizliğinden yakınır. Muhtemelen 'iktidarsız' olduğunu düşünür. Cinsellik terapisine gitmeye zorlar. Ve erkek ilk fırsatta terapiste fısıldar: "Farklı kişilerle yattığım zaman hiç sorun olmuyor."
Bu kısa bilgi notu, "neden kocam beni eskisi gibi arzu etmiyor?" diye dert yanan bayanlara ithaf edilmiştir.

Korkutma tedavisi

Geçenlerde 'İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi' adlı eserden bir cümle dikkatimi çekti:
"Öyle bir cünunum var ki, Divan-ı Harp, dehşet ve tahvifiyle tedavisine muktedir olamadı."
Günümüzün ifadesiyle: "Öyle bir deliliğim var ki, askeri mahkeme bile korkutarak tedavi edemedi."
Bu cümlede akıl hastalığının korkutma ile tedavi edilebileceği ima ediliyordu.
O zaman aklıma ortaçağ Avrupasında akıl hastalarına işkence yapıldığına dair bilgiler geldi. "Ne kadar yanlış ve insanlık dışı bir yöntem." demek kolay ama, biraz düşününce işin aslının farklı olması da kuvvetle mümkün.
Acaba neden akıl hastalarına işkence yapıyorlardı, biraz düşünelim. "İçlerindeki kötü ruhları çıkarmak için." denilir. İyi de, kötü ruhlarca istila edildiği düşünülen binlerce kişiyi çıra gibi yakanlar, akıl hastalarını neden yakmamış da, onca masrafa girip, hastaneler yapıp, bir sürü alet kurup, korkutarak hastaları tedavi etmeye çalışmışlar? Çok mantıksız değil mi? Bunu yapanların hepsi aptal veya sadist miydi?
Hem eğer bu yöntem hiç bir işe yaramasa, yüzyıllarca devam ettirilir miydi? Yoksa gerçekten amaçları hastaları tedavi etmekti de, 'korkutma'nın bazı akıl hastalıklarına iyi gelen bir tarafı mı vardı?
Burada aklıma 99 İzmit depremi sonrası gözlediklerim geldi. O korkunç olay sonrasında çoğu psikiyatrist gibi ben de "Eyvah, bizim hastalar bu olaydan sonra iyice bozulurlar." diye düşünmüştüm. Oysa tam tersi olmuştu. Çoğu hasta deprem sonrasında çok belirgin bir düzelme göstermişti. O dönemde şaşkınlıkla sorduğum "Nasıl olur?" sorusu, aklımın bir köşesinde kalmıştı hep.
Şimdi anlıyorum ki, muhtemelen sebebi şuydu: Daha önce hayali düşmanlarla uğraşan, gerçek dışı hezeyanlarla meşgul olan zihinler, somut bir tehditle, göz önündeki açık zorluklarla yüzleşince, hayal dünyasından gerçeğe dönmüşlerdi. "Evim yıkılır mı?" korkusu, "Uzaylılar bana mesaj mı yolluyor?" korkusunun önüne geçmişti. Yani açık, net düşmanlar ve korkular, hayali düşman ve korkuların önüne geçiyor, onları ikinci plana atıyordu.
Burada da Kuran hakkında çok sorulan bir sorunun cevabı göründü. Hep sorulur: "Neden Allah Kuran'da insanları sık sık korkutup tehdit ediyor?" Bunun bir cevabı da şu olsa gerek ki: İnsanları hayali ve anlamsız korkulardan kurtarmak için.
Zira insanın ruhunda korku damarı yaratılıştan var. Her insan mutlaka bir şeyden korkar. Hiç olmazsa, korkmaktan korkar. Öyleyse bu korku damarını doğru yere yönlendirmek gerekir ki, anlamsız konularda harcanmasın. Örneğin bu dünyada şeytana uymaktan, hesap gününde mahcup düşmekten, ahirette ise cehennem azabından korkan bir kişinin, "Uzaylılar beni öldürecek." türünden anlamsız korkulara fırsatı kalmaz tabii ki.
Rabbimiz bize korku damarını, kötülük ve tehlikelerden sakınalım diye vermiş. Ve Kuran'da bizi tehdit edip korkutuyor ki, korkulması gerekenden korkalım, anlamsız hayallerden değil.

19 Ekim 2015 Pazartesi

Cennet'e dair sorular

(Not: Düzenli bir yazı değil, ayrı ayrı sorulara verilen cevaplardır. Belki faydası olur ümidiyle paylaştım.)

Soru: Eşler öbür tarafta birlikte olmak istemezlerse ne olacak?

Cevap: Öncelikle, haşir meydanında insanların "gözleri açılacak." Yani herkes herkesi olduğu gibi, gerçek yüzüyle tanıyacak. Dolayısıyla burada aşık olanların orada küsmeleri veya burada kırgın olanların orada barışmaları mümkündür. Ayetlerde de bazı insanların bu dünyada sevdiği, neredeyse taptığı kişilerden, orada fersah fersah kaçacağı belirtiliyor nitekim. O yüzden şimdiden o gün ne olacağı hakkında yorum yapmak çok uygun olmaz. Ama Cennet'e giren herkesin halinden memnun ve razı olacağı bilindiğine göre, ikisi de tekrar beraber olmak istemeyen eşlerin zorla evlendirilmeyecekleri anlaşılır.

Burada esas soru, "eşlerden biri diğerini isterken, diğeri berikini istemezse ne olacak" sorusudur. Allah'ın sonsuz kudret ve merhametini hatırlarsak, isteyen ama istenmeyen kişiye, istediğinin aynısı bir eş yaratılarak verilmesi, Allah'ın kudreti için imkansız değildir. O eşi sıfırdan yaratan, aynısını yaratamaz mı?

Zaten bu tip ayrıntılardaki şüpheler, temelde Allah'ın kudret, rahmet ve adaletini hakkıyla bilmemekten kaynaklanır. Yeryüzünde kuru topraktan lezzetli meyveleri çıkaran bir kudrete hiç bir şey zor gelmez. En ufak bir solucanın bile rızkını verip hayatını koruyan bir adalet de, haksız iş yapmaz.

Soru: Erkekler için huri varsa, kadınlar için ne var?

Cevap: Kocaları var. Zira kadın ile erkeği birbirinin aynı gibi görmek, hatadır. Erkek yapı olarak çokeşliliğe yatkın olduğu için, yüzlerce huri sahibi olmak onun için büyük bir zevk olabilir. Ama kadın çeşitlilik ve heyecan yerine tutarlılık ve güven aradığı için, tek bir erkeğe odaklanmayı tercih eder. Burada geçerli olan bu kural, orada da geçerli olsa gerektir.

Eğer denilse: Ama burada da çok nadir de olsa, sürekli farklı erkek arayışında olan bayanlar var.

Cevap: Her kadın da bilir ki, bu arkadaşların sorunu, doğru erkeği bulamamış olmaktır. Orada doğru erkeği bulunca problem kalmayacaktır muhakkak.

Bu sebeple değil de, hastalıklı yönelimlerle bu tip davranışları gösterenlere gelince:
Bununla bağlantılı şöyle bir soru vardır: "Bu dünyadaki her lezzetin en alası Cennet'te vardır" deniliyor. Peki burada sapıkça şeylerden lezzet alanlar, öyle veya böyle sonunda Cennet'e giderlerse ne olacak?

Cevap: Haşir meydanında "gözler açılacak" demiştik. Yapılan işlerin gerçek yüzü açığa çıktığında da hastalıklar tedavi edilecek ve Cennet'e öyle girilecektir. Yani sapıkça zevk ve yönelimleri olan kişiler, önce hatalarının bedelini öder ve manen tedavi olur, sonra düzelmiş şekilde Cennet'e girerler.

Soru: Huriler için Kuran'da yapılan "göğüsleri tomurcuklanmış" tarifi, çocuk denecek yaştaki kızlara işaret ediyor. Garip değil mi?

Cevap: Göğüslerin büyümesi, artık kadınlığa geçildiğini açıkça gösterir. Dolayısı ile o tarifi çocuk değil, genç kadın olarak nitelemek daha doğru olur. Tüm hadislerde de bu şekilde anlatılmıştır zaten.

Soru: Cennet lezzetleri için farklı tarifler var. Kimi kaynaklarda oradaki lezzetlerin 'göz görmemiş, kulak işitmemiş, hayale bile gelmemiş' olduğu belirtiliyor. Kimi kaynaklarda da 'dünya lezzetlerine benzer' oldukları söyleniyor. Bu nasıl olur?

Cevap: Rüyada Cennet hurisi görenlerin dilinden cevap verelim: "Evet, gördüğüm bir kadındı. Ama o kadınsa, buradakiler nedir? Evet görünürde benziyordu, ama bambaşkaydı."

Bunun sebebi, yine yukarıda anlattığımız "gözlerin açılması" ile ilintili. Yani insan günah paslarından temizlendiğinde, bakışı, görüşü, hissedişi öyle hal alır ki, aldığı lezzet bizim şimdiki lezzetlerimizle kıyaslanmaz bile.

Bunun (aykırı olsa da) bir delili, bazı psikoaktif maddeleri kullanan kişilerin yaşantılarıdır. Bu tip maddeleri kullanan bir şahıs, herkesin sıradan bulup bakmadığı bir ağacın tek bir yaprağını saatlerce hayranlıkla izleyebilir. "Bu nasıl güzellik, bu ne muhteşem renk" diyebilir. Örnekleri çoktur. Cennet'te de bunun en mükemmel şeklini yaşayacağımız anlaşılıyor.

En doğrusunu Allah bilir.


30 Eylül 2015 Çarşamba

Bana babanı anlat

(Anne-babanın insan kişiliği üzerindeki etkileri)

Önce "Altıncı His" isimli filmden bir sahne: Ölmüş insanların ruhlarını gören bir çocuk vardır. Onların hayattaki yakınlarına vermek istedikleri mesajları iletmeleri için aracı olmaktadır. Bir gün annesine epeyce önce ölmüş olan büyükannesinden bahseder:

"Büyükannemi gördüm. Sana bazı şeyler söylememi istedi. Hangi gösteri, bilmiyorum ama, senin gösterini izlemiş o gün. Unutmamış yani, gelmiş. Arka sıralardan seyretmiş seni. Ama sen onun gelmediğini sanmışsın. O aralar küs olduğunuz için de sana bir türlü bunu söyleyememiş. Çok güzel bir gösteri olduğunu, bir melek gibi göründüğünü söyledi. Bir de şey dedi: Öldükten sonra ona mezarının başında bir soru sormuşsun. Cevabı 'daima' imiş. Ne sormuştun ona anne?"
Anne gözyaşları içinde cevap verir: "Benimle gurur duyup duymadığını."

Hayli etkilemişti bu sahne beni. Ne kadar başarılı olsa ve güçlü görünse bile, bir insan için anne-babasının ona bakış açısının çok önemli olduğunu vurguluyordu. Hayatının sebebi olan o kişilerin kendisini ne gözle gördükleri, bir insanın özgüveni için çok belirleyici idi yani.

Bir düşünün, sizin varlık sebebiniz olan, sizi dünyaya getiren ve yıllarca emek verip büyüten o insanların sizin hakkınızda ne hissettikleri, önemsiz olabilir mi?
Hep sorarım bu soruyu: Anne-babanız sizinle gurur duysa, ama yüzlerce kişi sizden nefret etse mi daha iyidir, yoksa anne-babanız sizden utandıklarını söylese, ama yüzlerce kişi size hayran olsa mı daha iyidir? Henüz ikinci şıkkı tercih edeni görmedim.

Özellikle de karşı cinsten olan ebeveynin kendisine bakış açısı, bir insanın özgüvenini belirlemede anahtar bir rol oynar. Sadece özgüven de değil, anne-baba figürü tüm kişilik yapısı üzerinde merkezi rol oynar. Şöyle ki:

Öncelikle biz genetik yapımızı onlardan alırız. Genler de çoğu kişilik özelliklerinin temel belirleyicisidir.
Ayrıca kişiliğin büyük kısmının şekillendiği çocukluk yılları onların dizinin dibinde geçer. İnsan zekası gibi kişiliğinin de yüzde seksen kadarı ilk sekiz yaşta şekillenir zaten. Yani okul öncesinde, genellikle de evde, anne-babanın yanında geçen yıllarda. İşte o yıllarda göre göre öğrenilen düşünce ve davranış kalıpları, hayat boyu etkisini sürdürür.

Mesela çocuğun her yaptığına müdahale eden ve onu sürekli eleştiren bir ebeveyn, kendine güvensiz bir kişiliğin temellerini atar.
Veya "zaman kötü" diyerek çocuğunu dışarıya bırakmayan bir ailenin çocuğu tabii ki güvensiz, şüpheci ve içe kapanık birisi olur.
Ya da her şeyin kavga ve tartışma haline döndüğü bir ailede yetişen birisi, diyaloğa açık ve uzlaşmacı olamaz muhakkak.

O meşhur tespiti hatırlayalım: "Bir çocuk sürekli eleştirilmiş ise eleştirmeyi öğrenir. Kin ortamında büyümüş ise kavgayı öğrenir. Alay edilip aşağılanmışsa kendini suçlamayı öğrenir. Desteklenip yüreklendirilmişse güvenmeyi öğrenir. Hakkına saygı duyularak yetiştirilmişse adaletli olmayı öğrenir. Ailede dostluk ve sevgi görmüşse mutlu olmayı öğrenir."

İşin bu yönü aslında çok açık. Ama çoğu insan kişiliğini sanki kendisi isteyerek geliştirmiş veya rastgele bir kişilik sahibi olmuş zannettiği için konuyu uzattım.

Buraya kadarki sözlerimiz daha çok anne-babalar içindi. Şimdi de çocuklar için bir püf noktası vereceğiz. Aslında hepimiz için tabii. Zira hepimiz birilerinin çocuğuyuz.
Eğer bir çocuk anne veya babasının bir huyunu beğenmiyor, ona sinir oluyor, ama bu huyun sebebini de anlamıyor ve sadece "Büyüdüğümde ben onun gibi olmayacağım." diyorsa, (sıkı durun) büyüdüğünde aynen onun gibi olur.

Neden mi? Bir kere, (dediğimiz gibi) biz o özelliğin genetik yönünü zaten almışızdır. O sevmediğimiz huya dair potansiyel içimizde vardır.
Ayrıca (yine söyledik) çocuklukta yaşanılan ortam kişilikte derin izler bırakır. "Kıratın yanında duran ya huyundan ya suyundan kapar." Ve "Üzüm üzüme baka baka kararır."

Ve az daha derinleşirsek: Diyelim ki babanız insanlara güvenmiyor. O yüzden de gergin ve çabuk öfkeleniyor. Temel sorun olan insanlara güvensizlik o evin havasına siner. Çocuk da fark etmeden o bakış açısını alır. Bu durumda bu yapının doğal sonucu olan gerginlik ve çabuk öfkelenme de zamanla mutlaka açığa çıkar. Temeldeki çevreye güvensizlik çözülmeden, sadece "Ben büyüyünce onun gibi sinirli olmayacağım." demekle sorun halledilemez.

Benzerini çok yaşadığım bir diyalog:
-Evet Tufan, neden geldin bana?
-Ben gelmedim, getirdiler. Çok sinirliymişim. Oysa asıl sinirli olan babam.
-Bana babanı anlatsana.
-Çok bencil, kıskanç ve kavgacıdır. Onu hiç sevmiyorum. Huylarına sinir oluyorum.
-Babanın sinirli olduğunu söylüyorsun. Ama seni de sinirli olduğun için getirdiler diyorsun. -...
-Babana benzediğini söyleyen oldu mu hiç?
-Annem bazen öyle diyor. Güya giderek babama benziyormuşum. Ama ben ona benzetilmekten nefret ediyorum. Onun gibi olacağıma ölsem daha iyi.

Ve görüşme ilerledikçe açığa çıkar ki, delikanlı babasının asabiliğine kızmaktadır ama, babanın kişiliğinin temel taşı olan insanlara güvensizliği aynen almıştır. Ve zamanla da babası gibi gergin bir kişiliğe bürünmektedir. Çevredekiler kendisini 'bencil, kıskanç ve kavgacı' olarak tanımlamaktadır. Aynen onun babasını tanımladığı gibi.

Bu konunun ayrıntılarını "U dönüşü" yazısına havale edip insan ilişkileri konusuna gelelim.

İnsan ilişkileri

Hayat boyu kurduğumuz insan ilişkilerinin temelinde, anne-babamızın kendi aralarındaki veya bizim onlarla olan ilişkilerimiz yatar. Genelleme yaparsak, bir insanın babasıyla ilişkisi, hayat boyu erkeklerle olan ilişkileri için, annesiyle ilişkisi ise hayat boyu bayanlarla olan ilişkileri için temel bir belirleyicidir. Ve çocuklukta yaşanılan aile ortamı da kuracağı yuvayı büyük ölçüde şekillendirir.

Tipik ve abartılı bir örnekle başlayalım: Bir bayan hastam kocasından yakınarak gelmişti. "İçki içiyor ve dayak atıyor." Görüşmede öğrendim ki, bu ikinci evliliğiydi ve ilk eşinden de yine içki ve dayak sebebiyle ayrılmıştı. Bu kez babasını sordum. "Ben küçükken babam da içki içer ve annemi döverdi." dedi.
Tesadüf mü bu? Değil. Olsa olsa bir 'kendini doğrulayan kehanet' vakası. Açalım:

Hepimiz bu dünyaya insanlarla ilgili herhangi bir yargımız olmaksızın geliriz. "Hayat nasıldır, insanlar nelerden korkar, kadın nasıl davranmalıdır, baba nasıl olmalıdır?" gibi temel konularda hiç bir ön bilgimiz yoktur. Melekler de bizim kulağımıza, "Seni bir aileye gönderiyoruz ama baban içki içer ve huysuzdur. Sanma ki tüm babalar böyle. Seninki biraz ters malesef." demez tabii. Ve aile ortamında gözlerimizi açar, onları izleyerek farkına varmadan temel kabullerimizi oluştururuz.

İlk izlenimlerin ne kadar önemli olduğunu ise bilirsiniz. Düşünün, bir insanı ilk gördüğünüz gün diyelim ki biraz pasaklı idi. O kişi zihninize öyle yerleşir. Sonra onu defalarca tertemiz görseniz bile içinizde bir ses, "Bu aslında pasaklı birisi. Ama şimdilik idare ediyor. Yakında kokusu çıkar." der.

İşte biz aile ortamında hayat ve insanlar hakkındaki ilk ve temel izlenimleri alırız. Hem de yıllarca. İleri yaşlarda bunların değişmesi artık çok zordur.

İsterseniz deneyin: "Erkek (veya kadın) dediğin nasıl olmalı?" diye sorun bir kaç kişiye. O kadar farklı cevaplar alırsınız ki. Sonra "Peki neden?" diye sorun. Çoğu "Bilmem, bence öyle." der. Oysa sebep, kişinin kendi anne veya babasıdır. Az sorgulasanız anlarsınız.

İşte bu önyargıların oluşumundan sonra 'kendini doğrulayan kehanetler' başlar. Yani örneğin kişi kendi cinsinden olan ebeveyninin evlilikte yaşadığı sorunları, kendisinin de yaşayacağından korkar için için. Fakat yine bu yüzden, fark etmeden bu sorunları davet eder.

Diyelim ki baba sinirli, sık sık öfke patlamaları yaşıyor, anne ise çilekeş ve karamsar olsun. (En çok rastladığım ikili bu malesef.) Bu tabloyu göre göre büyüyen bir kız çocuğu, büyüdüğünde kendisinin de huysuz bir koca yüzünden eziyet çekeceğini düşünür. Ve:

1-O kızın zihnindeki erkek figürü, gergin bir kişidir. Eğer kibar bir adam bu kıza evlenme teklif etse, kız onun için "Bu ne biçim erkek? Amma da yumuşak. Erkek dediğin böyle mi olur?" diye düşünür ve reddeder. Asabi bir tip ona talip olunca da, bunu doğal bulup kabullenir. "Olacağı buydu." der.

2-Ya da eşi çok sinirli biri olmasa dahi, ön yargıları daima bir kenarda bekler. Çok nadiren olan doğal bir öfke anında da, "Sen de asabisin işte." deyip eşini yaftalayabilir.

3-Veya eşi sakin olsa dahi, her an parlayacağını düşünerek tetikte bekler. En ufak bir gerilimde sanki dövüşecek gibi pozisyon alır. Bu da eşini o beklediği tavra doğru çeker zamanla.

Meşhur bir fıkra: Delikanlı kıza demiş:
-Seni seviyorum.
-İnanmıyorum, sevmiyorsun.
-Niye inanmıyorsun? Gerçekten seviyorum seni.
-Hayır, yalan söylüyorsun. Sevmiyorsun beni.
-Tamam ya, sevmiyorum madem.
-Biliyordum beni sevmediğini. Ühü.

Aynı böyledir çoğu ilişki. Kendini doğrulayan kehanet yani. Ve ailemizde gördüğümüz kalıplar, biz fark etmeden hayat boyu bizi izler ve etkiler.

Bir bayan hastam eşinin kendisiyle konuşmadığından yakınmıştı. Ama kendisi de benimle diyaloğunda sık sık, "ne bileyim, anlamıyorum" türü cevaplarla konuyu geçiştiriyordu. Akıcı bir diyalog kuramıyordu. Sonra öğrendim ki, küçüklüğünde kendi anne-babası arasında da iyi bir diyalog yokmuş.

Ona hayalî bir deney önerdim: "Farz edin ki evdesiniz ve eşiniz geldi. Onu karşıladınız. Diyelim ki kafasına taş düşmüş, tam istediğiniz gibi olmuş. Ne konuşurdunuz onunla?"
"Hoş geldin, nasılsın filan derdim."
"Sonra?"
"İyiyim, sağol derdi."
"Sonra?"
"Eeee..."
Uzun bir sessizlik oldu. Aklına hiç bir şey gelmedi. Ne üzerine nasıl konuşurdu, hiç bir şey diyemedi. Zira karı-koca nasıl sohbet eder, bunu kendi ailesinde görmemişti. Ve o zaman fark etti ki, bu sorunun esas kaynağı kocası değil.

İnanç

Geldik konunun en derin kısmına. İnsanın çocukluğunda ebeveyni ile olan ilişkisi, onun Allah'ı tanıma biçimini ve dini yaşantısını bile etkiler.

Önce toplum düzeyinde bir örnek verelim: Günümüz batı toplumlarında anne-babalar neredeyse çocuğu sadece doğurur, sonra bakıcıya veya kreşe havale ederler. Aile ilişkileri gevşektir ve sadece özel günlerde yoğunlaşır. Bu ilgi azlığı çocuklarda anne-babaya karşı gizli bir kızgınlık oluşmasına yol açar. Ve dikkat edin, o toplumlardaki tanrı algısı da böyledir. "Bizi yaratmış ama sonra kendi halimize bırakmış. Acılarımızı umursamıyor. Ben de onu çok umursamıyorum zaten." Ve oralarda tanrı sadece özel günlerde hatırlanır. İlginç bir tesadüf olarak da, anne-babanın evde olduğu pazar günlerinde.

Bir de klasik Türk ailesindeki yapıya bakalım: Anne-baba çocuğu sürekli izler, azarlar, ceza verir. Bir de hocalarımızın çok sevdiği vaaz türünü hatırlayalım: "Gafiller, zındıklar, Cehennem'de cayır cayır yanacaksınız!"

Bu bağlantıyı dikkat ederseniz siz de görebilirsiniz. Küçükken aşağılanmış, her hali eleştirilmiş çocuklar, "Bu gece teheccüd kılamadım. Cehennemlik oldum." diyecek kadar negatif bir inanca sahip olabilirler. Toplumumuzun klasik örneği budur zaten.
Bir de son zamanlarda artmaya başlayan batı tipi serbestlik sonucu şımartılmış, ne yapsa hoş görülmüş çocuklara bakın. "Allah tabii ki beni seviyordur. Ne yaparsam yapayım affeder ve Cennet'e koyar beni." derler büyüyünce. Hatta eğer anne-baba çocuğa neredeyse tapıyor, her şeyi onun keyfine göre ayarlıyor ise, "Ben şu ayeti beğenmedim. Bence Allah şunu yanlış yapmış. Hem peygamber de kimmiş? Hadisleri kabul etmiyorum." küstahlığına varabilirler.

Soru: Peki Peygamberimizin (asm) zamanında örnekleri olduğu gibi, 'öyle babadan böyle evlat' çıkamaz mı?

Cevap: Öncelikle, iman veya inkar etmek, kişinin iradesine bırakılmış bir konudur. Burada bir otomatik tepkiden, zorunluluktan bahsedilemez.

Ayrıca farz edelim ki baba ve oğul farklı inançlara sahip olsun. Ama ikisi de, fikirleri uğruna ölümü göze alan, tartışmadan çekinmeyen, idealist insanlar olsalar, inançları farklı ama kişilikleri benzer olmuş olur.

Ayrıca bazı durumlarda çocuk, anne-baba figürü olarak başka bireyler tarafından yetiştirilmiş de olabilir. Baba hapiste olduğu için, dayısı yanında büyümüş olmak gibi.

Ve zaten yazdıklarımız sadece genellemelerdir. Her genellemenin de istisnaları olabilir. Her insan ayrı bir âlemdir, kendi içinde özel olarak değerlendirilir.

Ama malesef insanların çoğu, bu temel mekanizmaların hiç farkında değil. Kendilerini sanki uzaydan gelmiş gibi algılıyorlar. O yüzden ebeveyn eksenli terapilerin hemen hepsinde, "Haklısınız, hiç bu yönden düşünmemiştim. Aslında anneme ne kadar benziyorum, değil mi?" türü sözleri çok duyarım.

Şunu da unutmamak lazım ki, huy değişmez ama yönlendirilebilir. Örneğin küçüklüğünde insanlara güvenmemeyi öğrenmiş birisi, bu durumu fark edip, "Kimse şeytan değil, ben de melek değilim. Hepimiz Adem'in torunlarıyız." gibi noktaları sıkça hatırlayarak bir paranoid olmaktan kurtulabilir.

Bizim bu konuyu anlatmaktaki amacımız da, "Geçmiş olsun, yapacak şey yok artık." havası vermek değil, sorunların sebeplerini ve çözüm yollarını göstermektir. Çözüm, anne-babayla diyaloğu arttırmak, onların üzerimizdeki etkilerini görmek ve hem kendimizi, hem onları anlamaktır. Bunun yöntemini "U Dönüşü" isimli yazıda bulabilirsiniz.

Yine sorulabilir: "Aynı anne-babanın çocukları arasında çok fark olabiliyor. Bu nasıl olur peki?"

Şöyle olur: Anne-baba her çocuğa aynı davranmaz. İstese de mümkün değildir bu. Mesela büyük çocuğa karşı eleştirici, küçüğüne karşı ise koruyucu olmak, ortancayı da serbest bırakmak, neredeyse genel bir kural gibidir.

Vaktiyle aynı aileden üç kardeş bana terapiye geliyorlardı. Teker teker görüşüyorduk. Bir gün üçünde de anne-baba figürlerini sordum. Ve görüşmelerden sonra notlarıma bakma ihtiyacı hissettim. "Yoksa bunlar kardeş değil miydi?" Aynı anne-babayı o kadar farklı tarif etmişlerdi ki. Zira ebevenleri üçüne de farklı biçimde yaklaşmıştı.

Velhasıl, tüm bu sebeplerden dolayı, bir insanın kişiliğini inceleyen uzmanlar hep aynı şeyi söylerler: "Bana babanı anlat."

3 Temmuz 2015 Cuma

Kuran ve psikiyatri

Soru: Freud'un görüşleri ile İslam alimlerinin fikirlerini kıyasladınız mı? Arada bir uyum yok mu sizce? Örneğin Freud'un 'id, ego, süperego' üçlemesi İslami kavramlarla bağdaşmaz mı?
Cevap: Freud'un bazı görüşleri, Kuran kavramlarına kısmen uyabilir tabii. Örneğin bahsettiğiniz 'id, ego, süperego' üçlemesinin 'nefis, benlik, vicdan' üçlemesine benzediği açıktır. O da kendince gerçeği bulmaya çalışan, hayli de zeki bir insandı ve bazı doğrulara yakınlaşmıştı tabii ki. Zaten hatalı bir ideolojinin tümüyle yanlış olması gerekmez. İçinde bir gerçek payı vardır daima.
Ancak Freud'un bir çok konuda ciddi boşluklar bıraktığı ve önemli hatalar yaptığı, herkesçe kabul edilmektedir. Örneğin o, süperego'nun tamamen bilinç düzeyinde olduğunu, bilinç altının ise tümüyle id denilen dürtülerden oluştuğunu iddia eder. Oysa suçluluk duygusu hem süperego'ya aittir, hem de bilinçaltı bir süreçtir. Sadece bu bile, Freud'un o ünlü şemasını alt-üst eden bir veridir, bu ilimle ilgilenenler bilir.
Veya onun neredeyse yok saydığı, görmezden geldiği ölüm gerçeği, günümüz psikiyatri ekollerinin çoğunda en temel problemdir. 'İnsan öleceğini bile bile yaşayan tek canlıdır ve bu gerçek insan için en önemli stres kaynağıdır.' denir. Oysa Freud'un aleminde ölüm yok gibidir. Bin dereden su getirir de ölüm vadisine uğramaz.
Annesinin ölümünden sonra depresyona giren bir çocukla ilgili meşhur bir analizi vardır kendisinin: "Anne objesini, ölümünden sonra içselleştirmiş, ama ona karşı olan ambivalan (çelişkili) duygularından dolayı, süperego angsiyetesi (vicdan azabı) yaşayıp depresyona girmiş, vs." Bu yorum günümüz ilim çevrelerinde alaycı bir gülümseme ile karşılanmakta ve "Onca ince mekanizmayı görüp de apaçık ölüm gerçeğinin bu depresyondaki rolünü görmemek, nasıl bir analizdir?" denilmektedir.
Bir diğer nokta olarak, onun süperego tanımı, aile ve toplum baskısı ve eğitim sonrasında gelişen, yani kökü dışarıda bir kavramdır. Doğuştan gelen doğal bir temeli yoktur. Oysa bizim vicdan dediğimiz his, insanın doğuştan sahip olduğu bir özelliktir. Nitekim vicdan, en barbar toplumlarda ve vahşi ortamlarda büyüyenlerde bile görülmektedir.
Freud'un bunlar gibi birçok açık eksiği ve hatası, bugün psikiyatri ile uğraşanlarca bilinmektedir. O yüzden, onun hayranlarınca bile tam kabul görmeyen fikirlerini esas kabul edip, İslami terimleri onlarla tefsir etmek çok büyük bir hata olur.
Aslında belirtmem lazım ki, sizin gibi soru soranlar da olmasa, Freud'un adını unutacağım nerdeyse. Zira günümüz psikiyatri dünyasında onun görüşleri pek kabul görmemekte ve peşinden gidenler bile fikirlerini hayli değiştirerek kabul etmektedirler.
Soru: Bilim aleminde Freud artık terk ediliyor ve doğruya yaklaşma var yani?
Cevap: Doğruya yaklaşma tabirini ihtiyatlı kullanmak lazım. Zira psikiyatride hala hakim olan yönelim, dine soğuk bakan bir anlayıştır. Hatta ölüm konusunda Freud'u eleştiren meşhur Yalom da ateisttir. Ölümün önemini kabul eder ama, çözümü yine dinin dışında aramaya çalışır. (Tabii bu durumun Batı aleminin Hristiyanlıkla ilgili sorunundan kaynaklandığını da eklemek lazım.)
Zaten esas önemli olan nokta şu ki, Kuran ile materyalist bilim arasındaki asıl fark, temel bakış açısıdır. Kuran her şeye Allah hesabına bakar, inançsız bilim ise bizzat kendisi hesabına.
Bunu biraz açalım: Örneğin bir yazıya, harflerin şekilleri, büyüklükleri, renkleri gibi özellikleri için, yani bizzat o yazının kendisi için bakmak başkadır; yazının ifade ettiği mana için bakmak bambaşkadır. İşte bu temel bakış açısı noktasından, dini dışlayan bilim ile Kuran’ın tarzı arasında dağlar kadar fark vardır. Materyalist bilim her şeyi ve insanı, kendisi için var olan, bizzat kendisini gösteren ve kendisine hizmet eden varlıklar olarak görür. Oysa Kuran her şeyi yaratıcısına nispetle ve yaratılış hikmetine göre ele alır.
O yüzden sadece Freud ve takipçileri değil, genel olarak modern psikiyatristler, ego dedikleri benliği, bizzat kendisi için var olan ve kendi çıkarlarını korumaya çalışan bir kişilik elemanı olarak tarif ederken, İslami açıdan benlik, elindeki kabiliyetleri Allah'ı tanıyabilmek için kullanan, kendisi adına var olmayı değil, yaratıcısını bulmayı hedeflemiş, ya da öyle kullanılması gereken bir araçtır. Bu konuyu benlikle ilgili bir yazıda ayrıca açmak arzusundayım.
Yine materyalist psikiyatri, malum üçlemede önceliği id'e yani nefse verir, 'Esas amaç, id dürtülerinin tatminidir, onun deşarj olmasıdır. Ana hedef, zevk almaktır.' der. Oysa Kuran esas olarak vicdanın hakim olması, nefsin ise terbiye edilmesi gerektiğini ifade eder ve esas amacı, Allah'ın rızasını kazanmak olarak gösterir. Burada nefis sadece itici bir güç, bir tür binektir. Ancak dizginlenmesi ve yönlendirilmesi gereken bir binek tabii.
Zaten yaratıcı unutulsa ya da düşünülmezse, ona yönelik manevi yönler de anlaşılmaz, baş aşağı düşer. Oysa insan, Kuran'ın ifadesiyle ancak ve ancak Allah'ı tanımak ve ona hakkıyla kul olmak için yaratılmıştır. “Ben insanları ve cinleri, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat-56) Yani insana verilen akıl, vicdan, benlik, nefis, hayal gibi tüm kabiliyetler, ancak Allah’ı tanımaya, ona yönelmeye vesile olmak için verilmişlerdir. Bu ilişkiyi yok farz edince, o kabiliyetleri hakkıyla anlamak ve tatmin etmek mümkün değildir. Allah’ın, kendisine kul olsun diye, isimlerinin aynası olsun diye, ona verilmiş küçük ölçülerle rabbini bulsun diye yarattığı insanı, Allah’ı düşünmeden nasıl doğru tanıyabilir ve tarif edebilirsiniz ki?
Örneğin bir otomobili, yapımcı firmayı, üretim amacını, kullanım kılavuzunu bilerek incelemek ve kullanmak başkadır, ne işe yaradığını, hatta taşıt olduğunu bile bilmeden değerlendirmek bambaşkadır.
Şimdi medeniyetten uzak bir adam düşünün ki, ona bir otomobil verdiniz. Ama onun bir ulaştırma aracı olduğunu dahi bilmiyor. Eğer sizin yapacağınız açıklamaları da dinlemezse, kendince o arabayı küçük bir baraka gibi düşünecektir.
'Koltukları da rahatmış, iyi uyunur. Aydınlatma da var. Şu dışarıdaki lambalar da süs ve eğlence için olmalı. Bu büyük simit gibi şey pek işe yaramıyor; sökeyim bari, kalabalık etmesin. Aslında bu şey, bir ev olarak çok uygun sayılmaz ama, idare edeceğiz.'
Aynen onun gibi, insanı da 'bu dünyaya bir sınav için gönderilmiş, yaratıcısını tanıyıp ona kulluk edecek yeteneklerle donatılmış ve sonsuz Cennet'i kazanmaya aday bir kul' olarak değil de, 'tesadüfen dünyaya gelmiş, çok yetenekli ama kısacık ömürlü, konuşan bir hayvan' nazarıyla görenler, insandaki sonsuz kabiliyetleri böyle basit bir gözle değerlendirir, büyük hatalara düşerler.
İlk başta bahsettiğiniz benzer tespitler bulunması konusuna bir de şu açıdan bakabiliriz: Bizim 'nefis, vicdan, benlik' üçlememiz asırlardan beri vardır ve gerçeğin ta kendisidir. Bunu, Freud gibilerin bile bu tariflere yakınlaşması ile görüyoruz zaten. Onların tam doğruyu bulup bulmaması, kendi sorunlarıdır. Ne zaman ki Kuran'ın tespitlerine yaklaşırlar, o zaman doğruyu bulmuş olurlar. Ve o zaman da biz onların hesabına seviniriz, Kuran hesabına değil. Zira Kuran'ın, bilimin onayına ihtiyacı yoktur.
Zaten her atılan taşın peşine koşmak, her popüler teoriyi Kuran’a uydurmaya çalışmak, 'minder dışına çıkmaya' yol açar. Böyle yapan ve orta yol bulmaya çalışanların, bir süre sonra saf değiştirdikleri de çok görülmüştür.
Soru: Peki sizin psikolojide en çok benimsediğiniz ekol hangisi?
Cevap: Körlerin fili tarifi üzerine meşhur bir benzetme vardır, bilirsiniz: 'Fil bir hortumdur.', 'Hayır, kepçedir.' vs. şeklinde. Aslında hiçbiri fili doğru tarif edememiş, sadece bir yönünü fark edebilmişlerdir.
İşte insanın ruhsal yapısını anlamaya yönelik psikoloji ekollerinin durumu da aynıdır. Hepsi bir hakikat çekirdeğine dayanıyor, ama hiçbiri tam resmi göremiyor. Bugün yüzlercesi bulunan psikoloji ekollerinin hepsi, kurucusu olan şahsın kişisel bakış açısına dayanır ve ancak o frekanstaki hastalara fayda verebilir.
Örneğin analitik psikoloji, bir gerçeğe dayanır ki, insanın görünürdeki davranışlarının altında, ta çocukluğa kadar uzanan mekanizmalar yatar ve bu temel çatışmaları, ruhsal savunma mekanizmaları ile çözme gayretinin sonucunda görünürdeki hastalık belirtiler ortaya çıkar. Psikolojiyle az-çok ilgilenip de bunu reddeden yoktur zaten.
Buna karşın, temel problemler değişmese bile, sadece davranışların değiştirilmesi de bir ölçüde mümkündür. Bunu da davranışçı ekol uygular. Yüzeysel olsa bile, onda da bir hakikat çekirdeği vardır. Klinik düzeydeki bazı somut faydaları da ortadadır.
Ya da sosyal psikolojiyi de yabana atamayız. İnsanın sosyal bir varlık olduğunu, davranışlarını belirleyen en önemli etkenlerden birinin toplum olduğunu görmezden gelemeyiz. Genelde psikoloji toplumdan bireye değil, bireyden topluma düşünse bile, bir ölçüde tersi de geçerlidir. Çünkü bu kainatta herşey herşeyle ilgili ve bağlantılıdır.
Bir de varoluşçu yaklaşım vardır ki, yukarıda kısaca değinmiştim. 'İnsanın en büyük meselesi, öleceğini bile bile yaşamaktır.' derler. Çok doğru bir noktadan başlarlar yani. Ama o ekolü bile inançsız bir zeminde ele alıp, 'Evet, ölüm bir son. Ama insanın ölümü hatırlayıp, kendi hayatını yaratma sorumluluğunu üstlenmesi gerekir.' şeklinde yorumlayanlar veya “insanlık üst-insana evrilirken bu zincirin bir parçası olmak da şereftir.” diye sahte teselliler bulmaya çalışanlar da çoktur.
Son zamanlarda popülerleşen Kognitif (bilişsel) ekol ise, gerek davranışın altında yatan düşünceyi önemseyen, herhangi bir felsefi ön kabul de gerektirmeyen, rahat kullanılabilen, hayli de etkili bir ekoldür şu an için.
Ama en doğrusu, Kuran gözüyle, geniş bir bakış açısıyla hepsinin sentezini yapmak ve uygun yerlerde gereğince kullanmaktır. Ama bu denli geniş ayrıntıları bir araya getirecek büyük bir resmin olması temel şarttır tabii ki. Bunu da Kuran dışında yapabilen yok. Bu açık.
Soru: "Fikirlerinize katılmakla birlikte, gerek Freud'a ve gerekse ekol kurmuş ilim adamlarına yönelik tarzınızın biraz küçümseyici olduğunu düşünüyorum."
Cevap: Eğer derseniz ki: "Siz necisiniz ki bu meşhurlara karşı meydana çıkıyorsunuz? Siz sinek gibi olup da kartalların uçmalarına nasıl karışıyorsunuz?"
Biz de deriz ki: Kuran gibi bir üstadımız varken, yolunu şaşırmış felsefenin ve pusulasız aklın talebeleri olan o kartallara, hakikat noktasında sinek kanadı kadar da kıymet vermeye mecbur değiliz. Biz onlardan ne kadar aşağı isek, onların öğreticisi olan felsefe dahi, bizim öğreticimiz olan Kuran'dan bin defa daha aşağıdır. Evet, büyük bir padişahın emrindeki küçük bir asker, küçük bir şahın büyük bir komutanından daha güçlüdür.
Bizler nefsimiz itibariyle ne kadar yetersiz ve eksik olsak da, Allah’ın kitabı elimizde varken, dinsiz felsefeyi, materyalist bilimi beş paraya almayız. Onlarla ortak noktada buluşmak ve onların da onayını almak için eğilip bükülmeye tenezzül etmeyiz. Her bir Kuran hükmünün, bilimin eli yetişmediği muazzam hakikatleri içerdiğini ilan ve ispat ederiz.
Bu yüzden de bazı Müslümanların, günümüzde inkarcılığın neredeyse temellerini oluşturan Freud’cu düşünce gibi fikirleri, gösteriş, reklam ve yaygaralarına kanıp, kesin gerçekler zannedip, Kuran ile uyuşturmaya çalışmalarına karşı çıkıyoruz.
Kuran'ın onların onayına ihtiyacı yok. Ve Allah’ın safında olan tek bir kişi bile, çoğunluktur. Onaylanma derdini onlar düşünsün.
Nitekim Kuran’daki "Onlardan yüz çevir; Allah sana yeter." hitabına mahzar olan Peygamberimizin (asm) tarzı da böyle idi. O, iddialarını biraz yumuşatmasını, biraz alttan almasını, hiç olmazsa bazı önemli putlara biraz saygı göstermesini rica edenlere, bilinen cevabı vermişti: "Bir elime Güneş'i, bir elime Ay'ı koysanız bile..." Ve yine Kafirun suresindeki "leküm diyniküm ve liye diyn" ayetinin manası da buna yakındır: 'Ey inkarcılar, inançlarımız ve bakış açılarımız arasında dağlar kadar fark var. Doldurup orta noktayı bulamayız. Sizin dininiz size, benim dinim bana.'
Zaten bilirsiniz ki, aslı hak kitap olan İncil’in zamanla bozulması da bu sebeple olmuştur. Çoğunluğun onayladığı her şeyi doğru kabul eden bazı ruhbanlar, İncil’i güncel tutma derdiyle değiştirmiş, eklemeler yapmış, sonunda bugünkü, çoğu yeri gerçekten akıl ve bilim dışı olan ifadeler ortaya çıkmıştır.
Soru: Peki bugüne kadar niçin Psikoloji dalında dünya çapında uzmanlar yetiştirmedik, ekoller kuramadık? Nerede yanlış yapıyoruz?
Cevap: Son dönemlerde Müslümanlar olarak özgün fikirler üretemeyişimiz ve İslam aleminin bilimsel olarak geri kalmışlığı açık bir gerçektir. Ancak "Pas tutmuş, kirlenmiş bile olsa, bir altın, parlak ve boyanmış bile olsa, bir tenekeden kıymetlidir." Birkaç asırlık bir durgunluk dönemi yaşadı diye, on dört asrı aydınlatan İslam’a “Bir hakikatsizlik mi var acaba?” diye şüpheyle bakmak, anlamsız olur.
Kaldı ki, zaten bizim geri kalmışlığımız, Kuran’a bağlı olmamız sebebiyle değil, tersine Kuran’dan kopmamız sebebiyle olmuştur. Buradan çıkış yolu da, batı felsefesinin kokuşmuş ve haktan sapmış prensiplerini İslam’a yamamak değil, doğrudan doğruya Kuran’dan ilham alıp, iman gözlüğü ile insana, kainata, ilimlere bakmak ve taze bir sentez yapmaktır. Ancak o zaman orijinal çalışmalar üretip bilimsel yönden de ileri gidebiliriz. Bu da olacak inşallah. Çalışırsak tabii.

20 Haziran 2015 Cumartesi

Birisi seninle hidayete gelse

“Allah'ın birisini senin aracılığınla hidayete getirmesi, senin için Güneş'in üzerine doğduğu her şeyden daha hayırlıdır.”
Hz Muhammed (asm)
*
Neden tebliğ?
Önce İslam'ın 5 şartını hatırlayalım: Namaz, oruç, zekat, hac ve kelime-i şehadet. İlginç değil mi? İlk dördü bayağı bir gayret içerirken, sonuncu şart sanki bir cümleyi söylemekten ibaret gibi. Acaba öyle mi? Dikkat ederseniz “şehadet” yani şahitlik vurgusu var. Peki insan neye şahit olabilir? Sadece gerçekten hakkıyla bildiği ve emin olduğu şeye. Demek ki iman hakikatlerini hakkıyla, sindirerek öğrenmemiz lazım. Şahit olabilecek düzeyde yani. Artı, şehadet kelimesinin açıkça söylenmesi de şart. Yani bildiklerimizi kendimize saklamayıp ilan etmeliyiz. Sonuç: Kelime-i şehadet şartı, iman hakikatlerini öğrenip, başkalarına anlatmayı da içeriyor denilebilir. Yani tebliğ aslında İslam'ın şartı gibidir dense, yeridir.
Zaten Allah dileseydi, herkese ayrı ayrı da indirebilirdi Kuran’ı. Ama bir kişinin elçi seçilip ona indirilmesi, diğer insanların da o kaynak aracılığı ile davet edilmesi, tebliğin ne denli temel bir şart olduğunu gösteriyor. Peygamber (asm) görevini yapıp sonsuz âleme gitmiş olduğuna göre, o görev artık bizim omuzlarımızda değil midir? Topu başkasına atmayalım. Hele gerçeklerin perdelendiği, gafletin hâkim olduğu bu ahirzamanda, her bir mümin Allah’ın adını yüceltmekle görevlidir.
Kaldı ki, bugün bildiğiniz şeyleri siz de bir tebliğ sayesinde öğrenmediniz mi? İster bir sohbet, ister bir kitap, isterse de hal diliyle yapılan bir tebliğ olsun. Yoksa rüya ile mi hidayete erdiniz? Size yapılan iyiliği siz de başkalarından esirgemeyin.
Duha suresinde geçtiği gibi: “Yolunu şaşırmışken seni hidayete erdirmedik mi? Öyleyse soranı geri çevirme.”
*
Dostça ve şefkatle yaklaşmak
Aslında tebliğ, insanın yaratılışında var olan hemcinsine şefkatin doğal bir sonucudur. “Bizi bu dünyaya kim ve neden getirdi? Şu muhteşem evrenin sırrı nedir? Burada ne yapmamız bekleniyor?” gibi, her insan için hayati önemtaşıyan soruların cevabını bulmuş olan birisi, tabii ki bulduğu cevapları diğer insanlarla paylaşmak ister. Sizin aç ve muhtaç kalbinize gıda, beyninizi kıvrandıran sorulara cevap, manevî hastalıklarınıza şifa olan gerçekleri öğrendiyseniz, manen aç, şaşkın ve hasta olan insan kardeşlerinize bunları aktarmak istersiniz, değil mi?
İşte bu insanî şefkatin doruklarındaki bazı kişiler, birkaç kişinin imanını kurtarmak için Cehennem'e girmeye razı olduklarını bile söylemişler. Biz Cehennem'e değil, biraz zahmete girsek yeter.
*
İhtiyacını hissedene bildirmek
Duha suresindeki “Soranı geri çevirme.” emrinde gizli olan, Abese suresinde ise hayli açıklanan bir kural vardır. Bazı tefsirlerde de “Biz müşterileri aramayız, müşteriler yalvarmalı.” şeklinde vurgulanır bu kural. Yani karşınızdaki kişi en azından gerçekleri dinlemeye istekli olmalıdır. Zaten bir insan istekli ve hazır değilken yapılan tebliğ, su üstüne yazı yazmak gibi olur.
Düşünün, iştahı olmayan ya da midesinden rahatsız birisine zorla yemek yedirmek, nasıl bir eziyettir. Midesi bulanır, güzelim yemekler ona iğrenç görünür. Aynı bunun gibi, iman hakikatlerini ihtiyacını hissetmeyen kişilere anlatmak da, öyle ters teper. Kıymeti de bilinmez zaten.
Hele karşınızdaki anlattıklarınızı önemsemezken, siz alttan alıp yalvarırcasına ısrar ederseniz, meşhur bir benzetmeyle ‘Öküzün boynuna gerdanlık takmak’ gibi olur bu.
Kendi geçmişimde, ben hazır ve hevesli değilken yapılan davet ve tavsiyelerin bir kulağımdan girip diğerinden çıktığını bizzat yaşadığım gibi, kendim ihtiyacımı hissedip aradığımda, karşı tarafın nazlanmasına karşın zorlaya zorlaya aradığımı bulmuştum.
O yüzden “İhtiyacını hisseden, arar ve sorar zaten. Biz saklanmayalım ve susmayalım yeter.” derim.
*
Ya da en çok saldırana anlatmak
Az öncekinin tam zıddı gibi görünen bir ipucu daha vardır. O da en çok itiraz edene anlatmaktır. Zira müşteri olan ilişir, itiraz eder. Müşteri olmayan ilgisiz kalır. Anlattığınız konuları umursamayan, sizi yarım kulakla dinleyip ‘tabi tabi, benim dedem de hacıydı zaten’ diyen birisi yerine, söylediklerinize heyecanla itiraz eden, ilgili-ilgisiz yerlerde konuyu dine getirip lâf çarpan birisi, tebliğe daha muhtaç ve hazır demektir.
Böylelerin tavrı şu anlama gelir aslında: “Bu konular kafamı kurcalıyor. Hatta arada inanasım da geliyor. Ama çelişki yaşıyorum. Şimdiki fikrimin doğru olduğunu ispat etmeye ihtiyacım var.” Yani böyleleri, o yerli-yersiz saldırılarıyla kendi içlerindeki sorulara karşı kendilerini ikna etmeye çalışırlar aslında. Ama bir kez de kabul ettiler mi, tam yapışırlar. Hz. Ömer’in (ra) ‘imana beş kala’ tam ters bir çizgide militanlaşması rastlantı değildi.
*
Karşıdakinin seviyesine göre anlatmak
Ata et, aslana ot atılmaz. Birisine şifa olan bir ilaç, diğer birisine zehir olabilir. Herkese anlayışına, kişiliğine ve seviyesine göre anlatmak gerekir. Ve buna, sadece seçilecek konu değil, anlatım şekli ve kullanılan dil yönünden de dikkat etmek şarttır.
ABD’de sokak serserileri için hazırlanmış bir İncil duymuştum. İfadeler o kişilere uygun biçimde düzenlenmişti: “Tanrı dedi: ‘Oh, hayır! İyice azıttı bunlar. Bu pisliklere ne yapacağımı bilirim ben. Hey dostum İsa, bak bana! Onların serseriliği kimin umurunda ha? Kimin umurunda? Canları Cehennem'e!"
Bu denli aşırıya kaçmak gerekmez ama, ‘yanıt’tan başka karşılık bilmeyen bir gence, ‘elcevap’ diye başlayan Osmanlıca cümleleri aynen aktarmak da mantıklı değildir. ‘Küçüklere küçük sözler’ diye bir usul var. İnsanlara akıllarına göre hitap etmek, Peygamber (asm) tavsiyesidir.
*
Örnek ve benzetmelerle anlatmak
Bu bahsin devamı olarak, akla yakınlaştırmanın en pratik bir yolu, örnek ve benzetmeler kullanmaktır. Akıl, ilk anda kavranması zor olan yüksek ve derin gerçekleri, benzetme ve örneklerle çok daha kolay anlar. O yüzden Kuran’ın çok sık başvurduğu bir yoldur bu. “Onların örneği şuna benzer...” diye başlar çoğu bahis. Ve Peygamberimiz (asm) başta olarak, Hz Mevlânâ, Sadi-i Şirazi, Bediüzzaman gibi birçok rehber de, tavsiyelerinin çoğunu örnek hikayeciklerle anlatmışlardır. Zaten günümüzde hızlı öğrenme ve hafızayı güçlendirme üzerine geliştirilen yöntemlerin de çoğu, benzetme, hayal etme ve hikaye oluşturma üzerinedir.
Ve dinî sohbetlerde, soyut kavramlar üzerine kurulan uzun cümleleri dinlerken uyuklayan kişilerin, “Şu temsilî hikayeyi dinle.” ifadeleri ile uyandığını siz de görmüşsünüzdür. Bu kolaylıktan faydalanmak gerek.
*
Önce kendinden başlamak
Dinleyeni esas uyandıran ise, anlatanın uyanık olmasıdır. Yani anlattığı gerçekleri önce kendi âleminde yaşamış, yaşadığını anlatan bir kişinin sözleri, sihir gibi etki eder. Sadece dilden çıkan kuru bir söz ancak kulağa girer. Ama kalbin derinliklerinden kaynayan bir söz tâ kalbe kadar işler. Bunun için de önce kendi nefsini ikna etmek gerekir.
Bilirsiniz, ilk inen sure “Oku!” diye emreder. Dördüncü inen surede ise “Kalk ve uyar.” emri verilir. Ve bu iki surenin inişleri arasında üç yıl geçmiştir. Bu da gösterir ki, önce okumak, kendisi için okumak, nefsini tedavi etmek, ondan sonra başkalarına yönelmek lâzımdır. Zaten nefsini ıslah etmeyen, başkasını ıslah edemez. Kendi hasta olan, başkasını tedavi edemez. Hatta bazen nasihati damara dokunur, ters teper. Hazmedilmeyen bilgi, başkalarına anlatılmamalıdır.
Peki ama kim çıkıp da, “Ben nefsimi ıslah ettim, tamamdır.” diyebilir ki? O zaman hiç mi tebliğ yapmayacağız? Bu açmazın çözümü şudur: Hazmettiğiniz kadarını anlatın, geçtiğiniz aşamaları paylaşın. Örneğin siz Allah’ın varlığı, ahiretin geleceği konularında ikna olmuşsanız, ama namazı düzgün kılamıyorsanız, başkalarına da Allah’ı ve ahireti anlatırsınız, namazı-niyazı değil. Böylece, hadiste de geçtiği gibi, başka yönlerden günahkâr bile olsanız, bu dine hizmet edebilirsiniz.
*
Tekrar etmek, bazen de susmak
Tebliğin bir gereği de tekrarlamaktır. Öğrenmenin temeli tekrardır zaten. Tekrar edildikçe fikirler zihinde yerleşir. O yüzden bir-iki girişimle sonuç elde etmeyince pes etmemek, gayretle devam etmek lazımdır. Ama yeri gelince susmayı bilmek de gerekir. Özellikle de gururlu, aktif ve bencil kişilerin, başbaşa sohbetlerde karşısındakinin söylediklerini kabulde zorlandıkları çok görülür. Böyle kişilerin zihnine bir tohum atıp, birkaç kez de suladıktan sonra, çimlenmesi için bir süre kendi haline bırakmak en uygunudur. Sizinle konuşurken kabul etmediği fikirler, yalnız kaldığında vicdanında yer edebilir zamanla. Yani bazen susmak, karşıdakini insafa getirip kabulü kolaylaştırır.
Zaten tebliği bir tür terapiye benzetirsek, bir hafta boyunca her gün yapılan terapidense, haftada bir gün, yedi hafta süreyle yapılan terapi daha etkilidir. Zira aradaki boşluklarda, edinilen yeni fikirler sindirilme şansı bulur. Bir insanın hayat görüşünü bir haftada kökünden değiştirmesini beklemek aşırı bir iyimserliktir. Bırakın hazmetsin biraz.
*
Zorlamamak
80’li yıllarda arkadaşlarla kurduğumuz hayalleri hatırlarım: “Hipnozla, telkinle vs. öyle anlatalım ki, kimse reddedemesin.” Oysa bizim görevimiz kabul ettirmek değil, sadece güzelce bildirmekten ibarettir. Yani ‘akla kapı açmak, ama seçme hakkını elinden almamak.’ Zaten Allah isteseydi, gökyüzüne yıldızlarla “Lâ ilâhe illallah” yazar, ya da tüm insanları rüyada doğru yola iletirdi. Oysa iman kişinin seçme gücüyledir. Tâ ki ona lâyık olanlar kabul etsin; kömürle elmas birbirinden ayrılsın. Hem Cennet ucuz değildir, ciddi bir bedel ister. O yüzden illa sonuç almak için karşıdakini sıkboğaz etmek anlamsızdır.
Nitekim nice peygamberler gelmiştir ki, mucizeler bile gösterdikleri halde, birkaç kişiden başka inananları olmamıştır. Ayette de “Sen sevdiğine hidayet edemezsin. Ancak Allah’tır ki, dilediğine hidayet eder.” buyurulmuyor mu? Öyleyse bize ne oluyor ki? Görevimizi güzelce yapalım, sonucu Allah’a bırakalım.
Gâşiye suresinden: “Hatırlat! Sen ancak bir hatırlatıcısın; zorlayıcı değil.”
*
Kolay bir yöntem
Yukarıdaki âyetin tersine giden, yakaladıkları insanların ağzından girip burnundan çıkan, zorlayıp sıkıştıran arkadaşlarım vardı. Samimiyetlerine diyeceğim yok. Bazı başarıları da o samimiyet sayesinde olurdu zaten. Oysa tebliği zorlama bir tarza çevirmemek, gündelik hayata sinmiş, doğal bir şekilde yapmak çok kolaydır.
Zaten sıradan sohbetlerde hiç renk vermeyen, örneğin “Neden içki içmiyorsun?” sorusunu “Mideme dokunuyor.” diye cevaplayan, ama tenhalarda yakaladığı kişilere fısır fısır birşeyler anlatmaya çalışanlar, en azından şu havayı vermiş olurlar: “Bu inanç normal hayata pek uymuyor herhalde. Ya da davasından tam emin değil.” Oysa gündelik sohbetlerde doğru konuşmayı başarsak, nice fırsatlar çıkar karşımıza. Örneğin “İşler kesat.” diyen bir esnafa, “Haklısın. Hâlâ kriz sürüyor, altın fiyatları da fırladı. Ne olacak bu memleketin hâli?” demek yerine, “Ben şikayetçi değilim. Zaten burası sınav dünyası. İyisiyle kötüsüyle geçip gidiyor. Esas ahirette ne yapacağız, onu merak ediyorum.” demek daha güzel olmaz mı? Belki o da sizden böyle bir cevap bekliyordur.
*
Hisleri işe karıştırmamak
Tebliğ, adı üstünde, bildirmektir, tartışmak değil. Herhangi bir konuyu konuşurken, karşınızdaki kişi sizinle tartışma havasına girerse, aman dikkat, damarına basmayın. Zira tartışma, kişinin hislerini devreye sokar. Kendi fikrini savunmasına ve gerçeği görse de reddetmesine yol açar. Zaten nefsânî hisler devreye girince akıl izne çıkar.
Tıbbın birinci kuralıdır: “Fayda veremiyorsan bile, en azından zarar verme.” Zıtlaşarak, damara dokundurarak, kişisel sürtüşmeler yüzünden kaçırılan o kadar çok kişi tanıdım ki...
Böyle gergin durumlarda şu kuralı hatırlamalısınız: “Eğer bir konunun tartışmasında, kendi sözünün haklı çıktığına taraftar olup, kendi haklı çıktığına sevinse ve karşısındakinin haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır. Hem zarar eder. Çünkü haklı çıktığı vakit, o tartışmada bilmediği bir şeyi öğrenmiyor. Hatta gurura kapılıp zarar bile edebilir. Eğer hak karşısındakinin elinde çıksa, bir zararı yok. Hem de bilmediği bir meseleyi öğrenip faydalanmış olur. Nefsin gururundan da kurtulur. Demek ki, insaflı ve hakkı arayan kişi, hakkın hatırı için nefsinin hatırını kırar. Karşısındakinin elinde hakkı görse, yine rıza ile kabul edip taraftar çıkar, memnun olur.”
Bunun da ışığında, ben şu tarzda anlatmayı öneririm: “Ben Allah’a inanıyorum, çünkü şu şu gerçekleri gözümle görüyorum. Bu böyleyse, böyle böyle olması gerekmez mi? Benim delillerim bunlar. Şimdi bu verileri sen nasıl yorumlarsın, söyle.”
Nitekim Peygamberin (asm) Medine’ye tebliğ için gönderdiği Musab Bin Umeyr’in, önemli bir kabile reisine karşı kullandığı üslup da aynen bu şekildedir. ‘İçlerindeki zayıfları kandırdığı’ suçlamasıyla yanına gelen lidere, “Ben insanlara anlatırım. Onlar da doğruysa kabul eder, yanlışsa reddederler. İstersen sen de otur, dinle. Doğruysa kabul eder, yanlışsa reddedersin.” der. Sonuçta bir saat bile geçmeden kabile reisi imana gelir.
*
Önce kalbi imana taraftar etmek
Şeytan da Allah’ı bilirdi. Ama gururu onu isyana ve küfre sürükledi. Oradaki aldatıcı, nefsânî lezzet onu kandırdı. Çoğu insan da böyledir. Aslında bir harf bile kendi kendine olamazken, bu muhteşem kâinatın bir yaratıcısız olamayacağını, zerre kadar aklı olan insan bal gibi bilir. Ama bu imanı izleyen itaat, kulluk, keyfince hareketi bırakmak gibi şeyler bazılarına güç gelir. Ve iman etmemek için inat ederler. Hayatın lezzetini inkârda zannederler. Kendi adına yaşayıp, bir yaratıcıyı tanımayıp, başına buyruk kalmakla mutlu olacaklarını sanırlar. O yüzden böylelerine iman esaslarını anlatmadan önce, imanın bu dünyada dahi gerçek mutluluğu kazandırdığını ispat etmek gerekir. Böylece kişi “Keşke Allah olmasa.” demekten, “Keşke Allah olsa.” deme noktasına gelince, imanı kabul etmesi çok daha kolay olur.
Gençliğimde fakültedeki bazı inançsız arkadaşlarımı, güvendiğim ağabeylerimin yanına götürdüğümde, kişi tamamen ateist bile olsa, önce “İman hem nurdur, hem kuvvettir.” diye başlayan bahisleri okurlardı. Bunu çok garipserdim. “Adam daha inanmıyor bile. Oysa ona inanmanın güzel sonuçlarını anlatıyor.” derdim. Ama elde ettikleri sonuçlar beni daha da şaşırtırdı. Zira önce kalbi imana taraftar etmek, aklın kabulünü de kolaylaştırır.
*
Delil iddiadan açık olmalı
Sıra iman hakikatlerinin isbatına gelince, bunu gözle görünen, herkesçe bilinen örneklerden hareketle yapmak lâzımdır. Kâinatın öteki ucundan getirilen delillerle bu değirmen dönmez.
Vaktiyle bir cami hocasının vaazını dinlemiştim. Ahireti şöyle isbat etmeye çalışıyordu: Yapılan araştırmalar göstermiş ki, kalbi duran (yani bir anlamda ölen) ama sonra tıbbî müdahale ile geri getirilen hastalar, hemen daima o süre içinde
1: tüm hayatlarını sinema şeridi gibi görmüşler,
2: sonunda da ya huzur veren bir ışığa ya da korkutucu karanlıklara doğru gitmişler.
(Bu tecrübeye ‘near-death experience’ deniliyor ve bu konuya değinen 'Flatliners' isimli bir film de yapılmıştı.)
Vaiz bunu, öldükten sonra Cennet ya da Cehennem'e gidileceğinin delili olarak anlatıyordu.
Bir anlamda haklıydı. Ama faraza o örnekle ahirete imanını kurtaran bir kişi, sürekli hatırlanması da zor olan bu delili aklında tutabildiği sürece imanını koruyabilir. Bu örneği unuttuğu zaman ise “Sahi, ben ahirete neden inanıyordum? Bir araştırma vardı ama neydi?” diyebilir. Oysa mantıkça, delil iddiadan daha açık olmalıdır. İman esaslarını isbat etmenin en doğru yolu, gözümüzle gördüğümüz şeylerden hareketle görünmeyeni isbat etmektir.
Kuran da böyle yapar zaten. Allah’ın varlığına, birliğine, ahirete delil olarak, gökleri, yeri, ağaçları, hayvanları örnek gösterir. Böylece verilen örnekler hem kolay kabul edilir, hem de her an hatırlanıp kullanılabilir.
*
Adım adım ilerlemek
Bir binanın önce temeli yapılır; perdeleri değil. Tebliğde de temel esaslardan başlamak, sonra adım adım ilerlemek şarttır. “Allah var, değil mi? Haydi madem namaza başla.” demek, çoğu zaman karşınızdakini kaçırır. Nitekim Kuran’ın inişinde de bir sıranın izlendiğini görürüz. Örneğin ilk vahyin inişi ile, beş vakit namazın farz kılınışı arasında on iki yıl geçmiştir. Bu süre içinde insanlara önce Allah anlatılmış, sevdirilmiş, sonra ahiret ve diğer iman esasları yerleştirilmiştir. Ne zaman ki insanlar “Tamam, biz Allah’a iman ettik ve onu çok sevdik. Peki kendimizi ona sevdirmek için ne yapacağız?” demeye başlayınca, namaz gibi ibadetler farz kılınmıştır. En son aşamada da sosyal hayata dair kurallar gelmiştir.
Zaten örneğin kadere imanın anlaşılması bile, önce Allah’ı hakkıyla bilmeye bağlıdır. Allah’ın ‘zamanın dışında, ezelî ve ebedî, ilmi herşeyi kuşatan’ sıfatlarını tam bilmeyen birisine kaderi isbat edemezsiniz ki. O yüzden, siz sırayı bozmayın.
Tabiî karşınızdakinin size sırayı bozdurması ihtimali de vardır. Siz Allah’ı anlatırken, “Peki kutuplarda nasıl namaz kılınır?” diyebilir. Hata edip o soruyu cevaplamaya kalkarsanız, bu kez de “Çok evliliğe ne diyorsun?” sorusu gelir. Ve bu sorular da hiç bitmez. Zira çoğu vesvesenin sebebi, temelin zayıf olmasıdır. Temeli sağlam tutmamışsanız, ayrıntılara dair verdiğiniz açıklamalar da kabul edilmez.
O yüzden, davet edilseniz bile siz minder dışına çıkmayın. “Onlara da geleceğiz; ama sırayla gidelim.” deyin.
*
Ve “Birinci Söz”
Bahsettiğim kuralların en önemlilerini bulabileceğiniz bir yazıdan bahsedeceğim. Risale-i Nur külliyatının merkezi olan Birinci Söz’ün girişinden. Dikkatle okuyunca görürüz ki, tebliğde izlenmesi gereken yolun hemen tüm prensipleri, o kısacık bahiste gizlidir. Beraber göz gezdirelim isterseniz.
1. “Ey kardeş!”:
Dostça ve şefkatle yaklaşmak.
2. “Benden birkaç nasihat istedin.”:
Karşıdaki kişinin istekli olması.
3. “Sen bir asker olduğun için, askerlik temsilatı ile...”:
Karşıdakinin seviyesine göre anlatmak.
4. “sekiz hikayeciklerle birkaç hakikati”:
Örnek ve benzetmelerle akla yakınlaştırmak.
5. “nefsimle beraber dinle. Çünkü ben nefsimi herkesten ziyade nasihate muhtaç görüyorum.”:
Önce kendi nefsine hitap etmek. Başkalarını kendi ders arkadaşı gibi görmek.
6. “Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim sekiz sözü biraz uzunca, nefsime demiştim. Şimdi kısaca ve avam lisanıyla nefsime diyeceğim.”:
Tekrar etmek.
7. “Kim isterse beraber dinlesin.”:
Zorlamamak.
Ve devamında Birinci Söz’de de dört temel kural var:
8. “Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız.”:
Allah’ın adıyla ve sadece onun rızası için anlatmak. Kişisel hislerini işe karıştırmamak.
9. “Bedevî arap çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin ismini alsın ve himayesine girsin. Tâ, şakilerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedarik edebilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyacatına karşı perişan olacaktır.”:
Önce iman yolunun güzelliğini, dalâlet yolunun kötülüğünü gösterip nefsi imana taraftar etmek.
10. “Her şey Cenab-ı Hakk’ın namına hareket eder ki, zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler, başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek, her bir ağaç ‘Bismillah’ der.”:
Gözümüzle gördüğümüz delillerden hareketle iman hakikatlerini ispat etmek.
11. “O mün’im-i hakikî, bizden o kıymettar nimetlere, mallara bedel istediği fiyat ise, üç şeydir. Biri zikir, biri şükür, biri fikir’dir.”:
İbadet konusunu sona bırakmak, yani sırayla gitmek.
Bence en iyisi siz risaleleri bizzat okuyun. Bu zamanda izlenecek en güzel tarzı orada bulursunuz.