20 Haziran 2015 Cumartesi

Birisi seninle hidayete gelse

Allah'ın birisini senin aracılığınla hidayete getirmesi, senin için Güneş'in üzerine doğduğu her şeyden daha hayırlıdır.”
Hz Muhammed (asm)
*
Neden tebliğ?
Önce İslam'ın 5 şartını hatırlayalım: Namaz, oruç, zekat, hac ve kelime-i şehadet. İlginç değil mi? İlk dördü bayağı bir gayret içerirken, sonuncu şart sanki bir cümleyi söylemekten ibaret gibi. Acaba öyle mi? Dikkat ederseniz “şehadet” yani şahitlik vurgusu var. Peki insan neye şahit olabilir? Sadece gerçekten hakkıyla bildiği ve emin olduğu şeye. Demek ki iman hakikatlerini hakkıyla, sindirerek öğrenmemiz lazım. Şahit olabilecek düzeyde yani. Artı, şehadet kelimesinin açıkça söylenmesi de şart. Yani bildiklerimizi kendimize saklamayıp ilan etmeliyiz. Sonuç: Kelime-i şehadet şartı, iman hakikatlerini öğrenip, başkalarına anlatmayı da içeriyor denilebilir. Yani tebliğ aslında İslam'ın şartı gibidir dense, yeridir.
Zaten Allah dileseydi, herkese ayrı ayrı da indirebilirdi Kuran’ı. Ama bir kişinin elçi seçilip ona indirilmesi, diğer insanların da o kaynak aracılığı ile davet edilmesi, tebliğin ne denli temel bir şart olduğunu gösteriyor. Peygamber (asm) görevini yapıp sonsuz âleme gitmiş olduğuna göre, o görev artık bizim omuzlarımızda değil midir? Topu başkasına atmayalım. Hele gerçeklerin perdelendiği, gafletin hâkim olduğu bu ahirzamanda, her bir mümin Allah’ın adını yüceltmekle görevlidir.
Kaldı ki, bugün bildiğiniz şeyleri siz de bir tebliğ sayesinde öğrenmediniz mi? İster bir sohbet, ister bir kitap, isterse de hal diliyle yapılan bir tebliğ olsun. Yoksa rüya ile mi hidayete erdiniz? Size yapılan iyiliği siz de başkalarından esirgemeyin.
Duha suresinde geçtiği gibi: “Yolunu şaşırmışken seni hidayete erdirmedik mi? Öyleyse soranı geri çevirme.”
*
Dostça ve şefkatle yaklaşmak
Aslında tebliğ, insanın yaratılışında var olan hemcinsine şefkatin doğal bir sonucudur. “Bizi bu dünyaya kim ve neden getirdi? Şu muhteşem evrenin sırrı nedir? Burada ne yapmamız bekleniyor?” gibi, her insan için hayati önemtaşıyan soruların cevabını bulmuş olan birisi, tabii ki bulduğu cevapları diğer insanlarla paylaşmak ister. Sizin aç ve muhtaç kalbinize gıda, beyninizi kıvrandıran sorulara cevap, manevî hastalıklarınıza şifa olan gerçekleri öğrendiyseniz, manen aç, şaşkın ve hasta olan insan kardeşlerinize bunları aktarmak istersiniz, değil mi?
İşte bu insanî şefkatin doruklarındaki bazı kişiler, birkaç kişinin imanını kurtarmak için Cehennem'e girmeye razı olduklarını bile söylemişler. Biz Cehennem'e değil, biraz zahmete girsek yeter.
*
İhtiyacını hissedene bildirmek
Duha suresindeki “Soranı geri çevirme.” emrinde gizli olan, Abese suresinde ise hayli açıklanan bir kural vardır. Bazı tefsirlerde de “Biz müşterileri aramayız, müşteriler yalvarmalı.” şeklinde vurgulanır bu kural. Yani karşınızdaki kişi en azından gerçekleri dinlemeye istekli olmalıdır. Zaten bir insan istekli ve hazır değilken yapılan tebliğ, su üstüne yazı yazmak gibi olur.
Düşünün, iştahı olmayan ya da midesinden rahatsız birisine zorla yemek yedirmek, nasıl bir eziyettir. Midesi bulanır, güzelim yemekler ona iğrenç görünür. Aynı bunun gibi, iman hakikatlerini ihtiyacını hissetmeyen kişilere anlatmak da, öyle ters teper. Kıymeti de bilinmez zaten.
Hele karşınızdaki anlattıklarınızı önemsemezken, siz alttan alıp yalvarırcasına ısrar ederseniz, meşhur bir benzetmeyle ‘Öküzün boynuna gerdanlık takmak’ gibi olur bu.
Kendi geçmişimde, ben hazır ve hevesli değilken yapılan davet ve tavsiyelerin bir kulağımdan girip diğerinden çıktığını bizzat yaşadığım gibi, kendim ihtiyacımı hissedip aradığımda, karşı tarafın nazlanmasına karşın zorlaya zorlaya aradığımı bulmuştum.
O yüzden “İhtiyacını hisseden, arar ve sorar zaten. Biz saklanmayalım ve susmayalım yeter.” derim.
*
Ya da en çok saldırana anlatmak
Az öncekinin tam zıddı gibi görünen bir ipucu daha vardır. O da en çok itiraz edene anlatmaktır. Zira müşteri olan ilişir, itiraz eder. Müşteri olmayan ilgisiz kalır. Anlattığınız konuları umursamayan, sizi yarım kulakla dinleyip ‘tabi tabi, benim dedem de hacıydı zaten’ diyen birisi yerine, söylediklerinize heyecanla itiraz eden, ilgili-ilgisiz yerlerde konuyu dine getirip lâf çarpan birisi, tebliğe daha muhtaç ve hazır demektir.
Böylelerin tavrı şu anlama gelir aslında: “Bu konular kafamı kurcalıyor. Hatta arada inanasım da geliyor. Ama çelişki yaşıyorum. Şimdiki fikrimin doğru olduğunu ispat etmeye ihtiyacım var.” Yani böyleleri, o yerli-yersiz saldırılarıyla kendi içlerindeki sorulara karşı kendilerini ikna etmeye çalışırlar aslında. Ama bir kez de kabul ettiler mi, tam yapışırlar. Hz. Ömer’in (ra) ‘imana beş kala’ tam ters bir çizgide militanlaşması rastlantı değildi.
*
Karşıdakinin seviyesine göre anlatmak
Ata et, aslana ot atılmaz. Birisine şifa olan bir ilaç, diğer birisine zehir olabilir. Herkese anlayışına, kişiliğine ve seviyesine göre anlatmak gerekir. Ve buna, sadece seçilecek konu değil, anlatım şekli ve kullanılan dil yönünden de dikkat etmek şarttır.
ABD’de sokak serserileri için hazırlanmış bir İncil duymuştum. İfadeler o kişilere uygun biçimde düzenlenmişti: “Tanrı dedi: ‘Oh, hayır! İyice azıttı bunlar. Bu pisliklere ne yapacağımı bilirim ben. Hey dostum İsa, bak bana! Onların serseriliği kimin umurunda ha? Kimin umurunda? Canları Cehennem'e!"
Bu denli aşırıya kaçmak gerekmez ama, ‘yanıt’tan başka karşılık bilmeyen bir gence, ‘elcevap’ diye başlayan Osmanlıca cümleleri aynen aktarmak da mantıklı değildir. ‘Küçüklere küçük sözler’ diye bir usul var. İnsanlara akıllarına göre hitap etmek, Peygamber (asm) tavsiyesidir.
*
Örnek ve benzetmelerle anlatmak
Bu bahsin devamı olarak, akla yakınlaştırmanın en pratik bir yolu, örnek ve benzetmeler kullanmaktır. Akıl, ilk anda kavranması zor olan yüksek ve derin gerçekleri, benzetme ve örneklerle çok daha kolay anlar. O yüzden Kuran’ın çok sık başvurduğu bir yoldur bu. “Onların örneği şuna benzer...” diye başlar çoğu bahis. Ve Peygamberimiz (asm) başta olarak, Hz Mevlânâ, Sadi-i Şirazi, Bediüzzaman gibi birçok rehber de, tavsiyelerinin çoğunu örnek hikayeciklerle anlatmışlardır. Zaten günümüzde hızlı öğrenme ve hafızayı güçlendirme üzerine geliştirilen yöntemlerin de çoğu, benzetme, hayal etme ve hikaye oluşturma üzerinedir.
Ve dinî sohbetlerde, soyut kavramlar üzerine kurulan uzun cümleleri dinlerken uyuklayan kişilerin, “Şu temsilî hikayeyi dinle.” ifadeleri ile uyandığını siz de görmüşsünüzdür. Bu kolaylıktan faydalanmak gerek.
*
Önce kendinden başlamak
Dinleyeni esas uyandıran ise, anlatanın uyanık olmasıdır. Yani anlattığı gerçekleri önce kendi âleminde yaşamış, yaşadığını anlatan bir kişinin sözleri, sihir gibi etki eder. Sadece dilden çıkan kuru bir söz ancak kulağa girer. Ama kalbin derinliklerinden kaynayan bir söz tâ kalbe kadar işler. Bunun için de önce kendi nefsini ikna etmek gerekir.
Bilirsiniz, ilk inen sure “Oku!” diye emreder. Dördüncü inen surede ise “Kalk ve uyar.” emri verilir. Ve bu iki surenin inişleri arasında üç yıl geçmiştir. Bu da gösterir ki, önce okumak, kendisi için okumak, nefsini tedavi etmek, ondan sonra başkalarına yönelmek lâzımdır. Zaten nefsini ıslah etmeyen, başkasını ıslah edemez. Kendi hasta olan, başkasını tedavi edemez. Hatta bazen nasihati damara dokunur, ters teper. Hazmedilmeyen bilgi, başkalarına anlatılmamalıdır.
Peki ama kim çıkıp da, “Ben nefsimi ıslah ettim, tamamdır.” diyebilir ki? O zaman hiç mi tebliğ yapmayacağız? Bu açmazın çözümü şudur: Hazmettiğiniz kadarını anlatın, geçtiğiniz aşamaları paylaşın. Örneğin siz Allah’ın varlığı, ahiretin geleceği konularında ikna olmuşsanız, ama namazı düzgün kılamıyorsanız, başkalarına da Allah’ı ve ahireti anlatırsınız, namazı-niyazı değil. Böylece, hadiste de geçtiği gibi, başka yönlerden günahkâr bile olsanız, bu dine hizmet edebilirsiniz.
*
Tekrar etmek, bazen de susmak
Tebliğin bir gereği de tekrarlamaktır. Öğrenmenin temeli tekrardır zaten. Tekrar edildikçe fikirler zihinde yerleşir. O yüzden bir-iki girişimle sonuç elde etmeyince pes etmemek, gayretle devam etmek lazımdır. Ama yeri gelince susmayı bilmek de gerekir. Özellikle de gururlu, aktif ve bencil kişilerin, başbaşa sohbetlerde karşısındakinin söylediklerini kabulde zorlandıkları çok görülür. Böyle kişilerin zihnine bir tohum atıp, birkaç kez de suladıktan sonra, çimlenmesi için bir süre kendi haline bırakmak en uygunudur. Sizinle konuşurken kabul etmediği fikirler, yalnız kaldığında vicdanında yer edebilir zamanla. Yani bazen susmak, karşıdakini insafa getirip kabulü kolaylaştırır.
Zaten tebliği bir tür terapiye benzetirsek, bir hafta boyunca her gün yapılan terapidense, haftada bir gün, yedi hafta süreyle yapılan terapi daha etkilidir. Zira aradaki boşluklarda, edinilen yeni fikirler sindirilme şansı bulur. Bir insanın hayat görüşünü bir haftada kökünden değiştirmesini beklemek aşırı bir iyimserliktir. Bırakın hazmetsin biraz.
*
Zorlamamak
80’li yıllarda arkadaşlarla kurduğumuz hayalleri hatırlarım: “Hipnozla, telkinle vs. öyle anlatalım ki, kimse reddedemesin.” Oysa bizim görevimiz kabul ettirmek değil, sadece güzelce bildirmekten ibarettir. Yani ‘akla kapı açmak, ama seçme hakkını elinden almamak.’ Zaten Allah isteseydi, gökyüzüne yıldızlarla “Lâ ilâhe illallah” yazar, ya da tüm insanları rüyada doğru yola iletirdi. Oysa iman kişinin seçme gücüyledir. Tâ ki ona lâyık olanlar kabul etsin; kömürle elmas birbirinden ayrılsın. Hem Cennet ucuz değildir, ciddi bir bedel ister. O yüzden illa sonuç almak için karşıdakini sıkboğaz etmek anlamsızdır.
Nitekim nice peygamberler gelmiştir ki, mucizeler bile gösterdikleri halde, birkaç kişiden başka inananları olmamıştır. Ayette de “Sen sevdiğine hidayet edemezsin. Ancak Allah’tır ki, dilediğine hidayet eder.” buyurulmuyor mu? Öyleyse bize ne oluyor ki? Görevimizi güzelce yapalım, sonucu Allah’a bırakalım.
Gâşiye suresinden: “Hatırlat! Sen ancak bir hatırlatıcısın; zorlayıcı değil.”
*
Kolay bir yöntem
Yukarıdaki âyetin tersine giden, yakaladıkları insanların ağzından girip burnundan çıkan, zorlayıp sıkıştıran arkadaşlarım vardı. Samimiyetlerine diyeceğim yok. Bazı başarıları da o samimiyet sayesinde olurdu zaten. Oysa tebliği zorlama bir tarza çevirmemek, gündelik hayata sinmiş, doğal bir şekilde yapmak çok kolaydır.
Zaten sıradan sohbetlerde hiç renk vermeyen, örneğin “Neden içki içmiyorsun?” sorusunu “Mideme dokunuyor.” diye cevaplayan, ama tenhalarda yakaladığı kişilere fısır fısır birşeyler anlatmaya çalışanlar, en azından şu havayı vermiş olurlar: “Bu inanç normal hayata pek uymuyor herhalde. Ya da davasından tam emin değil.” Oysa gündelik sohbetlerde doğru konuşmayı başarsak, nice fırsatlar çıkar karşımıza. Örneğin “İşler kesat.” diyen bir esnafa, “Haklısın. Hâlâ kriz sürüyor, altın fiyatları da fırladı. Ne olacak bu memleketin hâli?” demek yerine, “Ben şikayetçi değilim. Zaten burası sınav dünyası. İyisiyle kötüsüyle geçip gidiyor. Esas ahirette ne yapacağız, onu merak ediyorum.” demek daha güzel olmaz mı? Belki o da sizden böyle bir cevap bekliyordur.
*
Hisleri işe karıştırmamak
Tebliğ, adı üstünde, bildirmektir, tartışmak değil. Herhangi bir konuyu konuşurken, karşınızdaki kişi sizinle tartışma havasına girerse, aman dikkat, damarına basmayın. Zira tartışma, kişinin hislerini devreye sokar. Kendi fikrini savunmasına ve gerçeği görse de reddetmesine yol açar. Zaten nefsânî hisler devreye girince akıl izne çıkar.
Tıbbın birinci kuralıdır: “Fayda veremiyorsan bile, en azından zarar verme.” Zıtlaşarak, damara dokundurarak, kişisel sürtüşmeler yüzünden kaçırılan o kadar çok kişi tanıdım ki...
Böyle gergin durumlarda şu kuralı hatırlamalısınız: “Eğer bir konunun tartışmasında, kendi sözünün haklı çıktığına taraftar olup, kendi haklı çıktığına sevinse ve karşısındakinin haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır. Hem zarar eder. Çünkü haklı çıktığı vakit, o tartışmada bilmediği bir şeyi öğrenmiyor. Hatta gurura kapılıp zarar bile edebilir. Eğer hak karşısındakinin elinde çıksa, bir zararı yok. Hem de bilmediği bir meseleyi öğrenip faydalanmış olur. Nefsin gururundan da kurtulur. Demek ki, insaflı ve hakkı arayan kişi, hakkın hatırı için nefsinin hatırını kırar. Karşısındakinin elinde hakkı görse, yine rıza ile kabul edip taraftar çıkar, memnun olur.”
Bunun da ışığında, ben şu tarzda anlatmayı öneririm: “Ben Allah’a inanıyorum, çünkü şu şu gerçekleri gözümle görüyorum. Bu böyleyse, böyle böyle olması gerekmez mi? Benim delillerim bunlar. Şimdi bu verileri sen nasıl yorumlarsın, söyle.”
Nitekim Peygamberin (asm) Medine’ye tebliğ için gönderdiği Musab Bin Umeyr’in, önemli bir kabile reisine karşı kullandığı üslup da aynen bu şekildedir. ‘İçlerindeki zayıfları kandırdığı’ suçlamasıyla yanına gelen lidere, “Ben insanlara anlatırım. Onlar da doğruysa kabul eder, yanlışsa reddederler. İstersen sen de otur, dinle. Doğruysa kabul eder, yanlışsa reddedersin.” der. Sonuçta bir saat bile geçmeden kabile reisi imana gelir.
*
Önce kalbi imana taraftar etmek
Şeytan da Allah’ı bilirdi. Ama gururu onu isyana ve küfre sürükledi. Oradaki aldatıcı, nefsânî lezzet onu kandırdı. Çoğu insan da böyledir. Aslında bir harf bile kendi kendine olamazken, bu muhteşem kâinatın bir yaratıcısız olamayacağını, zerre kadar aklı olan insan bal gibi bilir. Ama bu imanı izleyen itaat, kulluk, keyfince hareketi bırakmak gibi şeyler bazılarına güç gelir. Ve iman etmemek için inat ederler. Hayatın lezzetini inkârda zannederler. Kendi adına yaşayıp, bir yaratıcıyı tanımayıp, başına buyruk kalmakla mutlu olacaklarını sanırlar. O yüzden böylelerine iman esaslarını anlatmadan önce, imanın bu dünyada dahi gerçek mutluluğu kazandırdığını ispat etmek gerekir. Böylece kişi “Keşke Allah olmasa.” demekten, “Keşke Allah olsa.” deme noktasına gelince, imanı kabul etmesi çok daha kolay olur.
Gençliğimde fakültedeki bazı inançsız arkadaşlarımı, güvendiğim ağabeylerimin yanına götürdüğümde, kişi tamamen ateist bile olsa, önce “İman hem nurdur, hem kuvvettir.” diye başlayan bahisleri okurlardı. Bunu çok garipserdim. “Adam daha inanmıyor bile. Oysa ona inanmanın güzel sonuçlarını anlatıyor.” derdim. Ama elde ettikleri sonuçlar beni daha da şaşırtırdı. Zira önce kalbi imana taraftar etmek, aklın kabulünü de kolaylaştırır.
*
Delil iddiadan açık olmalı
Sıra iman hakikatlerinin isbatına gelince, bunu gözle görünen, herkesçe bilinen örneklerden hareketle yapmak lâzımdır. Kâinatın öteki ucundan getirilen delillerle bu değirmen dönmez.
Vaktiyle bir cami hocasının vaazını dinlemiştim. Ahireti şöyle isbat etmeye çalışıyordu: Yapılan araştırmalar göstermiş ki, kalbi duran (yani bir anlamda ölen) ama sonra tıbbî müdahale ile geri getirilen hastalar, hemen daima o süre içinde
1: tüm hayatlarını sinema şeridi gibi görmüşler,
2: sonunda da ya huzur veren bir ışığa ya da korkutucu karanlıklara doğru gitmişler.
(Bu tecrübeye ‘near-death experience’ deniliyor ve bu konuya değinen 'Flatliners' isimli bir film de yapılmıştı.)
Vaiz bunu, öldükten sonra Cennet ya da Cehennem'e gidileceğinin delili olarak anlatıyordu.
Bir anlamda haklıydı. Ama faraza o örnekle ahirete imanını kurtaran bir kişi, sürekli hatırlanması da zor olan bu delili aklında tutabildiği sürece imanını koruyabilir. Bu örneği unuttuğu zaman ise “Sahi, ben ahirete neden inanıyordum? Bir araştırma vardı ama neydi?” diyebilir. Oysa mantıkça, delil iddiadan daha açık olmalıdır. İman esaslarını isbat etmenin en doğru yolu, gözümüzle gördüğümüz şeylerden hareketle görünmeyeni isbat etmektir.
Kuran da böyle yapar zaten. Allah’ın varlığına, birliğine, ahirete delil olarak, gökleri, yeri, ağaçları, hayvanları örnek gösterir. Böylece verilen örnekler hem kolay kabul edilir, hem de her an hatırlanıp kullanılabilir.
*
Adım adım ilerlemek
Bir binanın önce temeli yapılır; perdeleri değil. Tebliğde de temel esaslardan başlamak, sonra adım adım ilerlemek şarttır. “Allah var, değil mi? Haydi madem namaza başla.” demek, çoğu zaman karşınızdakini kaçırır. Nitekim Kuran’ın inişinde de bir sıranın izlendiğini görürüz. Örneğin ilk vahyin inişi ile, beş vakit namazın farz kılınışı arasında on iki yıl geçmiştir. Bu süre içinde insanlara önce Allah anlatılmış, sevdirilmiş, sonra ahiret ve diğer iman esasları yerleştirilmiştir. Ne zaman ki insanlar “Tamam, biz Allah’a iman ettik ve onu çok sevdik. Peki kendimizi ona sevdirmek için ne yapacağız?” demeye başlayınca, namaz gibi ibadetler farz kılınmıştır. En son aşamada da sosyal hayata dair kurallar gelmiştir.
Zaten örneğin kadere imanın anlaşılması bile, önce Allah’ı hakkıyla bilmeye bağlıdır. Allah’ın ‘zamanın dışında, ezelî ve ebedî, ilmi herşeyi kuşatan’ sıfatlarını tam bilmeyen birisine kaderi isbat edemezsiniz ki. O yüzden, siz sırayı bozmayın.
Tabiî karşınızdakinin size sırayı bozdurması ihtimali de vardır. Siz Allah’ı anlatırken, “Peki kutuplarda nasıl namaz kılınır?” diyebilir. Hata edip o soruyu cevaplamaya kalkarsanız, bu kez de “Çok evliliğe ne diyorsun?” sorusu gelir. Ve bu sorular da hiç bitmez. Zira çoğu vesvesenin sebebi, temelin zayıf olmasıdır. Temeli sağlam tutmamışsanız, ayrıntılara dair verdiğiniz açıklamalar da kabul edilmez.
O yüzden, davet edilseniz bile siz minder dışına çıkmayın. “Onlara da geleceğiz; ama sırayla gidelim.” deyin.
*
Ve “Birinci Söz”
Bahsettiğim kuralların en önemlilerini bulabileceğiniz bir yazıdan bahsedeceğim. Risale-i Nur külliyatının merkezi olan Birinci Söz’ün girişinden. Dikkatle okuyunca görürüz ki, tebliğde izlenmesi gereken yolun hemen tüm prensipleri, o kısacık bahiste gizlidir. Beraber göz gezdirelim isterseniz.
1. “Ey kardeş!”:
Dostça ve şefkatle yaklaşmak.
2. “Benden birkaç nasihat istedin.”:
Karşıdaki kişinin istekli olması.
3. “Sen bir asker olduğun için, askerlik temsilatı ile...”:
Karşıdakinin seviyesine göre anlatmak.
4. “sekiz hikayeciklerle birkaç hakikati”:
Örnek ve benzetmelerle akla yakınlaştırmak.
5. “nefsimle beraber dinle. Çünkü ben nefsimi herkesten ziyade nasihate muhtaç görüyorum.”:
Önce kendi nefsine hitap etmek. Başkalarını kendi ders arkadaşı gibi görmek.
6. “Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim sekiz sözü biraz uzunca, nefsime demiştim. Şimdi kısaca ve avam lisanıyla nefsime diyeceğim.”:
Tekrar etmek.
7. “Kim isterse beraber dinlesin.”:
Zorlamamak.
Ve devamında Birinci Söz’de de dört temel kural var:
8. “Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız.”:
Allah’ın adıyla ve sadece onun rızası için anlatmak. Kişisel hislerini işe karıştırmamak.
9. “Bedevî arap çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin ismini alsın ve himayesine girsin. Tâ, şakilerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedarik edebilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyacatına karşı perişan olacaktır.”:
Önce iman yolunun güzelliğini, dalâlet yolunun kötülüğünü gösterip nefsi imana taraftar etmek.
10. “Her şey Cenab-ı Hakk’ın namına hareket eder ki, zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler, başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek, her bir ağaç ‘Bismillah’ der.”:
Gözümüzle gördüğümüz delillerden hareketle iman hakikatlerini ispat etmek.
11. “O mün’im-i hakikî, bizden o kıymettar nimetlere, mallara bedel istediği fiyat ise, üç şeydir. Biri zikir, biri şükür, biri fikir’dir.”:
İbadet konusunu sona bırakmak, yani sırayla gitmek.
Bence en iyisi siz risaleleri bizzat okuyun. Bu zamanda izlenecek en güzel tarzı orada bulursunuz.




10 Mayıs 2015 Pazar

İdeal evlilik yaşı

Son yıllarda boşanmaların belirgin biçimde arttığı, açık bir gerçek. Tabii ki bu olguyu tek bir sebebe bağlamak yanlış olur. Ancak üstünde çok durulan bir faktörü ele alabiliriz: Evlilik yaşı.
Tarih boyunca hemen tüm toplumlarda kabul gören, erkeğin bayandan birkaç yaş daha büyük olması idi. Genelde erkekler 25 yaş civarında, bayanlar ise 20'sine varmadan evlenirlerdi. Bugün ise özellikle bayanların okuyup meslek sahibi olmadan evlenmemeleri sonucu, her iki cinsin de 25 yaş civarında yuva kurdukları görülüyor. Ve ortaya 'yaşıt evlilikleri' çıkıyor. Bu da birkaç açıdan çok sağlıklı olmuyor.
Zira ideal bir evlilikte erkeğin bayandan hiç olmazsa 5 yaş daha büyük olması en uygunudur. Çünkü erkekler geç olgunlaşırlar. Bu, biyolojik olarak da bilinen bir olgudur. Kızların genellikle 12 yaş civarında ergenliğe girmeleri, erkeklerde ise bu yaşın 15 civarında olması, bunun açık bir delilidir.
İşte bu olgunluk farkı, ilerleyen yıllara da yansır. Ve yaşıt olan erkeklerle bayanlar arasında, evliliğe hazır bir olgunluğa ulaşma noktasında belirgin bir fark ortaya çıkar. 20 yaşında bir erkek henüz aklı bir karış havada dolanırken, o yaşta bir bayan hayli oturmuş ve evliliğe hazır bir görüntü sergiler. Ve yaşıt kişiler evlendiğinde, erkek karısının yanında haylaz bir çocuk gibi, hatta neredeyse onun çocuğu gibi durur. Bu da evlilikteki hiyerarşiyi sarsar tabii.
Oysa ailede erkeğin 'evin direği' olması, yani sağlam bir dayanak noktası olması lazımdır. Zira bayanların bir erkekte aradıkları en önemli özellikler, net bir çizgiye sahip, olaylar karşısında sarsılmayan, güvenilir ve güçlü bir kişiliğe sahip olması ve ailesine yeterli maddi imkanlar sunabilmesidir. Bunun da ancak belli bir yaştan sonra olabileceği açıktır.
Örneğin bayanların bir erkekte en nefret ettikleri özellik, sürekli fikir değiştirmesidir, bilmem farkettiniz mi? Siz de küçük bir anket yapıp tanıdıklarınıza sorun isterseniz. Bunun sebebi ise şudur: Bir bayan, ilişkisinin uyumlu gitmesi, evinin huzurlu olması için eşine olabildiğince uyum sağlamaya çalışır. Hatta zamanla eşinin hayat görüşü doğrultusunda fikirlerini, onun beklentileri doğrultusunda tavırlarını bile değiştirir. Ama eğer erkek sürekli fikir ve çizgi değiştirirse, kadının kafası karışır, nasıl bir yol izleyeceğini bilemez ve ruhen dağılır. Meşhur sözdür: "Kadın su gibidir, bulunduğu kalıba uyar. Kadınından şikayet eden erkek, kendi kalıbına baksın."
Yani erkeğin görevi eşini sahiplenmek, onu yönlendirmek, sarsıldığında desteklemek, dağıldığında toparlamaktır. Evlenme programlarında bayanların "eşim beni taşıyabilmeli" sözünü sık kullanması da buna işarettir.
Ve kötü bir evlilik bir erkeğin ancak canını sıkar, ama bir kadını baştan aşağıya mutsuz kılar. Evlenmek isteyen erkeklerin nasıl bir sorumluluk alacaklarını vurgulamak için yazıyorum bunları. Ve hep şunu ekliyorum: "Tabiatta memeli türlerinde hemen her dişi evlenir. Ama erkeklerin ancak güçlü olanları evlenir. Eğer bir aileyi yüklenecek maddi-manevi güce sahipseniz evlenin, yoksa bekleyin."
Özetle, bir erkeğin ancak hayat görüşü netleşip, çizgisi oturup, yeterince güçlenince evlenmesi lazımdır. Bunun da 25 yaşından önce olması zordur tabii.
Erkeklerin ise hanımlarından beklentileri daha farklıdır. Erkek karısının uyumlu, kabullenici, sıcak ve şefkatli bir eş olmasını bekler. Ve bu özelliklerin çoğu, kızlarda ergenlikten kısa süre sonra yeterli düzeye gelir. Fakat yaş ilerledikçe, hele de bayan yıpratıcı ve acımasız iş hayatına girdikçe, bu özellikler giderek törpülenir. Onun için bayanların ruhen çok yıpranmadıkları, değişime de açık oldukları erken yaşlarda evlenmeleri daha doğrudur.
Zaten bayanların biyolojik-hormonal yapıları da bunu destekler. 20'li yaşlarını geçmiş ve henüz çocuk sahibi olmamış bayanlarda kadın hastalıklarının çok görüldüğü bilinen bir gerçektir. Ve bu yaşlardaki çoğu hormonal bozukluk için doktorlar hamilelik önerirler. Ayrıca ilk hamileliğin 28 yaşından sonraya kalması da çok ciddi tıbbi sorunlar doğurabilir. Bütün bunlar hanımların erkence evlenmeleri gerektiğine açıkça işaret ediyor.
Bunlara ek olarak, yaşıt evliliklerinde 50'li yaşlarda başka bir sorun daha ortaya çıkar. Bir tarafta kendini hala genç hisseden aktif bir erkek, diğer tarafta ise menapoz sınırında, yıpranmış bir bayan vardır. Bunun doğuracağı sonuçlar ise bellidir.
Tüm bu sebeplerden dolayı, bayanların 20 yaşını geçmeden, erkeklerin ise 25'ten sonra evlenmelerini, arada en az 5 yaş fark olmasını öneriyoruz.
Bu öneriye iki yönden itiraz gelebilir.
1: Kadın ile erkeğin eşit olduklarını, denk şartlarda bir evlilik yapmaları gerektiğini, erkeğin aile reisi olmadığını düşünen 'modern' arkadaşlardan. Gariptir ki, modern bilim kadın-erkek arasındaki anatomik ve fiziksel farkları ciltlerle tıbbi yayında irdelemiştir ama, iki cins arasındaki psikolojik farklılıklarla ilgili dişe dokunur tek bir makale bile bulamazsınız. O yüzden elma ile armutu bir tutan bu kesimden gelecek itirazları çok da ciddiye almıyoruz.
2: Hz Peygamber'in ilk eşi Hz Hatice'nin kendisinden büyük olması örnek verilebilir. Ancak biz burada sadece genel bir çizgi çizdik. Çoğunluk için geçerli olgulardan bahsettik. İstisnalar ise kaideyi bozmaz.
Yaratılışa uygun, sağlıklı evlilikler yapmanız dileği ile.



14 Nisan 2015 Salı

İyilik doğuştan mı?

İnsanın iyi-kötü gibi ahlaki değerlere doğuştan mı sahip olduğu, yoksa zamanla mı öğrendiği, üzerinde çok çalışılmış bir konudur. Özellikle 2000'lerin başında Yale Üniversitesi’nde yapılan bir dizi araştırma bu konuda çok önemli sonuçlar vermiştir. Üstelik bu çalışmalar, en fazla 5 aylık olan bebekler üzerinde yapılmıştır. Şöyle:
Bebeklere kuklaların rol aldığı oyunlar seyrettirilir. Önce bir kuklanın diğerine yardım ettiği bölüm oynatılır. Sonra da başka bir kuklanın bu yardımı engellediği bölüm gösterilir. Bu iki bölümün ardından, bebeğe hediye olarak bu iki kukla sunulur ve hangisini seçtiğine bakılır. İlginç biçimde, daha 5 aylık olan bebeklerin hemen tamamı, iyilik yapan kuklayı seçerler. Yani 5 aylık bir bebek bile, iyi ile kötüyü ayırabilmekte ve iyiden yana olmaktadır. Demek ki iyilik, doğuştan gelen bir özelliktir.
Araştırma giderek derinleştirilir. Sonraki bölümde iki kuklaya top oynatılır. Bu esnada kuklalardan biri topu alıp kaçar. Yani hırsızlık gibi kötü bir davranış sergiler. Üstelik bu kukla, bir önceki oyunda 'iyi' rolünde olan ve bebeklerin de beğenip seçtiği kukladır. Ama görülür ki, daha önceden sevilip seçilen kukla, topu çalma şeklinde kötü bir davranış sergilediğinde, bebekler artık o kuklayı istemezler. Hem de % 81 gibi büyük bir oranla diğer kuklayı seçerler. Yani daha önce sevmiş olsalar bile, bebekler yanlış yapanı cezalandırmakta, adalet istemektedirler.
Demek ki adalet duygusu ve suçluyu cezalandırma yönelimi de insan ruhunda doğuştan vardır.
Peki insan doğuştan iyi ise, kötü duygular ve davranışlar nasıl gelişir? Kötülük sonradan mı öğrenilir ve nasıl?
Takip eden deneylerde bu sorulara dair önemli ipuçları elde edilir. Bir deneyde bebeklere iki yiyecek seçeneği sunulur (mesela mısır gevreği ve bisküvi) ve bebeğin hangisini sevdiği tespit edilir. Ardından bir kukla gösterisinde, iki kuklaya aynı gıdalar sunulur ve herhangi biri seçtirilir. Bunun ardından bu kuklalar bebeklere gösterilir. Ve bebekler, başka hiç bir tercih ettirici sebep yokken, kendi sevdikleri gıdayı seçen kuklayı tercih ederler. Örneğin mısır gevreğini seçen bebek, hemen daima yine mısır gevreğini tercih eden bebeği beğenip alır. Yani kendine benzeyeni seçmek de doğal bir yönelimdir.
Bir sonraki aşama ise ilginç sonuçlar verir. Bu son deneyde yiyecek seçimi yapan kuklalara, en baştaki iyi kukla-kötü kukla oyunu oynatılır. Ve bebekler bu kez iyi kuklayı değil, kendi sevdikleri yiyeceği tercih eden kuklayı seçerler; kötü kukla rolünde olsa bile. Hem de % 87 gibi ezici bir oranda.
Yani bebekler, kötü davranış sergilemiş olsa bile, kendilerine benzer zevkleri, ortak noktaları olan kuklayı tercih etmektedirler. Kendi seçimlerine uymayan, farklı zevk sahibi olan kuklalara haksızlık yapılmasını ise önemsemezler.
Demek ki insanlar, doğuştan gelen bir yönelimle, kendilerinden farklı gördükleri kişilere karşı soğuk davranmakta, kendilerine benzeyen kişilere ise, haksızlığa yol açabilecek derecede destek çıkmaktadırlar. Yani kendisi gibi olanı mükafatlandırma, farklı olanı ise dışlama eğilimi, doğal ve fıtri bir özelliktir.
İşte bu son nokta, dünyada gördüğümüz haksızlıkların kaynağı olabilecek bir yönelimdir. Ve bu, bazılarınca insanın doğuştan getirdiği 'karanlık yön' olarak görülmektedir. Ancak her işini hikmetle yapan yaratıcının, insana bu doğal yönelimi vermesinin, ne boşuna, ne de 'karanlık' olduğunu düşünmüyoruz. Olsa olsa bu yönelim, insanın kendine benzer kişilerle birlikte hareket etme, böylece yardımlaşma ve uyumlu bir sosyal topluluk oluşturma meyline katkıda bulunmak için verilmiştir. Kendine benzeyeni sevip kayırmak, toplum hayatının olmazsa olmazıdır zaten. Belki bu yönelimin haksızlık ve zulme yol açmasını nasıl önleriz, bunun üzerinde düşünülmelidir.
Bunun yolu ise gayet açıktır: Farklı görülen insanlarla aslında nice ortak paydamız olduğunu vurgulamak. Yani "İkinizin de yaratıcınız bir, rızık vericiniz bir, rabbiniz bir, bir bir, bine kadar bir bir." mantığını devreye sokmak. Eğer bu yapılırsa, farklı gördüğümüz kişilerle bile ne kadar çok ortak yönümüz olduğu fark edilir ve ufak farklılıklardan büyük düşmanlıklar çıkması önlenmiş olur. Yani Güliver öyküsündeki gibi, yumurtayı sivri tarafından kıranlar ile künt tarafından kıranlar arasında düşmanlık, hatta savaş olması engellenebilir.
Sonuç: İyilik duygusu insana doğuştan verilmiş bir duygudur. Ancak toplumda iyiliğin hâkim olması için bu tek başına yeterli olmaz. Tüm insanlığın birleştirici ortak değer yargılarına ihtiyacı vardır. Burada sözü Resulullah'a (asm) bırakıyoruz. İnsanlığın yol göstericisi veda hutbesinde buyurmuş:
"Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem’densiniz. Adem de topraktandır. Allah katında en değerli olanınız, ona karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Arabın Arap olmayana hiçbir üstünlüğü yoktur. Kimsenin başkaları üzerinde soy-sop üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak Allah korkusu iledir."


21 Mart 2015 Cumartesi

Ayetel Kürsi'deki mucize

Önce Ayetel Kürsi'nin mealini cümle cümle yazalım:
1: Allah ki ondan başka ilah yoktur; Hayy'dır, Kayyum'dur. (Diridir, ayakta tutandır.)
2: Kendisine ne bir uyku gelir, ne de bir uyuklama.
3: Göklerde ve yerdekilerin hepsi onundur.
4: Onun izni olmadan katında kim şefaat edebilir?
5: O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir.
6: Onun bildirdiklerinin dışında, onun ilminden hiçbir şeyi bilemezler.
7: Onun kürsüsü (hükmü) gökleri ve yeri kapsar.
8: Onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez.
9: O Aliy ve Azim'dir. (Yüce ve büyüktür.)
Bu 9 cümlenin arasında çok şaşırtıcı bir uyum ve bağlantı var. İlk cümle ile son cümle, 2. ile sondan 2., 3. ile sondan 3. cümleler ilh. çok açık biçimde birbirine bakıyor, birbirini tamamlıyorlar. Şöyle ki:
1. cümle Allah'ın iki ismi (Hayy ve Kayyum) ile biterken, 9. cümlede yine Allah'ın iki ismi zikrediliyor (Aliy ve Azim).
İlk ve son cümleler arasında belirgin bir ortak nokta var yani. Geçelim ikinci çifte:
2. cümle 'Kendisini uyuklama ve uyku tutmaz.' anlamına geliyor. 8. yani sondan 2. cümlede ise 'Onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez.' şeklinde, aynı manayı destekleyen bir ifade bulunuyor.
Şöyle ki, bir şeyi koruyup gözeten kişinin, bunu hakkıyla yapabilmesi için, uyku ve uyuklamadan uzak olması gerekir, malum.
İlginç bir uyum daha çıktı yani. Sonrasına bakalım:
3. cümle ile sondan 3. yani 7. cümle de birbirine benzer ve tamamlayıcı anlamlar içeriyor. 
Öncelikle, her iki cümlede 'gökler ve yer' ifadeleri ortak.
Bunun yanında 3. cümlede 'malik' kavramı vurgulanıyor. Yani 'Herşey onundur.'
7. cümlede ise benzer ama biraz farklı olan 'melik' kavramı var: 'Herşeyi idare eden odur.'
Zira bir şahıs bir bölgenin sahibi olabilir ama yöneticisi olmayabilir. Ya da tersine, yöneticisi olur da sahibi değildir. İkisi birden olursa, o zaman hakimiyeti tartışılmaz, kusursuzdur. Allah ise göklerin ve yerin hem sahibi, hem de yöneticisidir.
Görüldüğü gibi, bu iki cümle anlam olarak birbirini tamamlıyor ve uyum silsilesi devam ediyor. Biz de devam ediyoruz:
4. cümle onun katında kimsenin şefaat edemeyeceğini vurguluyor. Buna karşın 'illa' (ancak) kaydı ile bir istisna sunuluyor: 'Onun izin verdikleri dışında.'
Ve aynı anlatım sondan 4. yani 6. cümlede de var: 'Onun ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar' hükmü yine bir 'illa' (ancak) kaydı ile sınırlanıyor: 'Onun dilediği kadarı dışında.'
Yani yine cümleler birbirine bakıyorlar.
Özetle, 1. cümle 9. ile, 2. cümle 8. ile, 3. 7. ile, 4. de 6. ile hayret verici derecede uyumlu çiftler oluşturuyor, birbirlerini tamamlıyorlar.
Peki 5. cümle ne olacak? Zira o tek başına kalıyor. Bakalım meali neymiş: 'O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir.'
Muhteşem bir final. 'Bu cümleden öncekileri ve sonrakileri, yani aralarındaki bağlantıyı da bilir.' iması var burada. Öncesindeki ve sonrasındaki cümleler arasındaki ilişkiyi ve uyumu bilen birinin sözü bu, belli ki.
İşte burada hayretimizden "sübhanallah" diyoruz. Ve Kur'an'ın tek bir ayetinde bile nice mucizeler olduğunu anlıyoruz. Allah anlayışımızı arttırsın.
Not: Bu uyum Nouman Ali Khan isimli araştırmacı tarafından fark edilmiş ve Youtube videosu ile de paylaşılmıştır. Bulunup izlenebilir.


15 Şubat 2015 Pazar

Sosyobiyoloji notları

Sosyobiyoloji esas olarak canlıların biyolojik özelliklerinin sosyal davranışlarını nasıl etkilediğini araştıran yeni bir bilim dalıdır. Ancak sıklıkla ideolojik işgale uğramış, sıklıkla da evrim teorisini savunmak için kullanılmıştır. Biz ise bu kısa yazıda, tartışmalı yorumlara çok girmeden, sadece bu ilmin penceresinden görülen bazı gerçeklere değineceğiz.
Tüm canlılar ölümlüdür. Bir canlının ölümünden sonra kendisinden bir parçayı geleceğe aktarmasının tek yolu ise genleridir. Bu yüzden her canlının kendi genetik materyalini bir sonraki nesle bırakma yönelimi vardır. Bunun da yolu tabii ki üremedir.
Ancak üreme olayı memeli hayvanlarda ciddi bir kadın-erkek farkı oluşturur. Zira hamilelik kadın bedeninde gerçekleşir ve aylarca sürer. Sonrasında doğan yavrunun emzirilmesi de dişiye aittir. Bu süre içinde dişinin sosyal yaşamda aktif olması ve gıda toplaması çok zordur tabii. O yüzden de her dişi, bir erkeğin koruma ve yardımına ihtiyaç duyar.
Ve tabii ki dişi, hamilelik ve emzirme dönemlerinde kendisine sağlanacak imkanların olabildiğince çok olmasını arzu eder. Ta ki kendisinin bir parçası olan çocukları daha sağlıklı ve başarılı olsun. O yüzden de dişiler mümkün olduğunca güçlü ve fazla kaynağa sahip bir erkeğin eşi olmak isterler. Hatta çoğu memeli türünde dişi, zayıf bir erkeğin tek eşi olmaktansa, güçlü bir erkeğin hareminin bir üyesi olmayı tercih etmektedir.
Ayrıca dişilerin üreme kapasiteleri sınırlıdır. Vücutlarındaki yumurta hücreleri belli sayıdadır. Ömür boyu sahip olacabilecekleri çocuk sayısı fazla değildir. Oysa erkeklerde üreme hücreleri sürekli olarak üretilir. Ve bir erkek aynı anda birkaç dişiden birden çocuk sahibi olabilir.
Bu yüzden dişilerin üreme faaliyetinde yapacakları en ufak bir hata, zaten sınırlı olan üreme potansiyellerine ciddi bir darbe vurmuş olacaktır. O yüzden dişiler hata yapmaktan kaçınır, ince eleyip sık dokurlar. Erkekler ise olabildiğince çok dişiyi dölleyerek genlerini yaymak isterler. O yüzden de fazla seçici olmayan, daha pervasız ve girişken bir tavır sergilerler. Yani erkekler saldırgan pazarlamacılardır, dişiler ise dikkatli seçicilerdir. Bu hemen tüm memelilerde böyledir.
Saydığımız noktalara karşın, dişilerin çocuk yaparak genlerini geleceğe aktarma konusunda çok önemli bir avantajları vardır. Zira yavru bizzat kendi bedenlerinden çıktığı için, onun kendi genetik materyalini taşıdığından emindirler. Oysa erkekler için böyle bir garanti yoktur. Buna bağlı olarak, dişiler tüm varlığını sadece çocuklarına adamak ve onları büyütmek yoluyla geleceğe kalma hedeflerini gerçekleştirebilirler. O yüzden de dış dünya ile fazla ilgilenmeden sadece ailesine yoğunlaşmak, dişiler için doğal bir yönelimdir.
Erkekte ise çocuğun kendisinden olduğuna dair o denli bir kesinlik olmadığı için, erkekler üreme dışındaki yollarla da varlıklarını geleceğe bırakmaya çalışırlar. Yani dış dünyada somut eserler bırakmayı arzu ederler. O yüzden erkeklerin sosyal hayatta daha fazla aktif olmaları doğaldır. Zaten eş ve çocukları için kaynak bulma görevi, erkeği dış dünyaya yöneltmektedir doğal olarak.
Ayrıca yavrunun kendisinden olma ihtimalini artırmak için, erkekler dişilerini diğer erkeklerden uzak tutmaya çalışırlar. Yani erkek kıskançlığı biyolojik açıdan doğal bir davranış gibi görünmektedir.
Sonuç olarak, biyolojik farklılıklar ve genlerini geleceğe aktarma yönelimi, bir çok sosyal davranış kalıbını açıklıyor görünmektedir. Hatta sürü arkadaşları için fedakarlık yapmak gibi davranışların bile altında, tam olmasa da benzer genleri taşımaktan doğan bir 'genini koruma' meyli vardır denilebilir.
Tabii sadece birer kod olan şuursuz genlerin, bu tip organize mekanizmaları idare edeceğine inananlardan değiliz. Bu saydıklarımızın sadece görünür sebepler olduğu, hepsini idare eden zatın sonsuz hikmetine işaret ettiği açıktır. Yine de temelde evrimcilerin sahiplendiği ve geliştirdiği sosyobiyoloji ilminin, en sonunda kadın ve erkeğin görevleri ve sosyal rolleri konusunda vardıkları sonuçların Kuran hükümleri ile örtüşüyor olması, çok ibret verici olsa gerektir.


7 Aralık 2014 Pazar

Cinlerden korkmak

Soru: Cinlerin varlığı Kuran'da açıkça ifade ediliyor. Peki ama bunun bize bildirilmesinde bir gariplik yok mu? Cinleri Allah bize neden haber veriyor? Cin korkusu yüzünden psikolojik problem yaşayan onca insan var. Hem biz cinleri görmediğimiz halde, onların bizi görmeleri, adaletsiz bir durum değil mi?
Cevap:
1: Kuran hem insanlara, hem de cinlere hitaben inmiş bir kitap olduğu için, cinlerden de bahsetmesi ve onlara da seslenmesi gayet doğaldır.
2: Cinlerin de (insanlar gibi) iyisi de vardır, kötüsü de. Hepsini şeytan gibi görmek hatadır. Hatta bazı cinler, sevdikleri insana yardım edip onu korurlar bile.
3: Cinlerin 'ifrit' gibi pek az bir kısmı insana zarar verebilecek güce sahiptir. Çok büyük bir çoğunluğu, bizim için risk teşkil etmez. Evde beslenen bir kedi gibi bile farz edebilirsiniz.
4: Zaten onların bizi görmeleri de genel bir kural değildir. Faraza öyle olsa bile, bir önceki maddeyi hatırlarsak, sıradan bir cin, sizi istese de öldüremez. Ama bir insan istemeden bir cinin ölümüne yol açabilir. O yüzdendir ki “Sizin onlardan korktuğunuzdan daha fazla, onlar sizden korkarlar.” denilmiştir.
Hatta bazı insanlar onların adını anmamak için “3 harfliler” deyince, hep şu espriyi yaparım: “Belki de cinler de bizim korkumuzdan dolayı bize '5 harfliler' diyorlardır.”
İşte biz, güç farkı sebebiyle bilmeden onlara zarar verebildiğimiz için, Allah onlara bizi bazen görebilme yeteneği vermiştir ki, kendilerini korusunlar.
Mesela bir filin bir kertenkeleyi görmesi zordur. Zaten pek gerekmez de. Zira o ufak hayvanın file zarar vermesi imkansız gibidir. Ama bir kertenkele fili mutlaka görür. Zira fil fark etmeden onu ezebilir.
Benzer biçimde, insan en son yaratılan ve manevi potansiyeli en yüksek canlı olduğu, cinler ise insana kıyasla daha basit ve zayıf oldukları için, biz genellikle onları görmeyiz, ama onlar bazen bizi görebilirler. Bu da Allah'ın rahmet ve hikmetinin bir diğer tecellisidir.
Ama farz edelim ki konumuz, 'ifrit' denilen tehlikeli kısım olsun, korkmakta haklı olalım. Unutmayalım ki, bu dünya Cennet değil, bir sınav meydanıdır. Burada hiç bir sorun olmasaydı, ne sınav olurdu, ne de kimse Cennet'i isterdi. Tabii ki sınav meydanında bazı sıkıntılar, tatsızlıklar, korkutucu veya üzücü şeyler olacak.
İnsan ise, maddi ve manevi yönden kırılgan ve hassas bir varlık. Buna karşılık, birçok şey onu üzüyor, korkutuyor. İşte bu halden tek çıkış yolu var: Zayıflığını ve muhtaçlığını kabullenip, sonsuz kudret ve rahmet sahibi rabbine sığınmak.
Bu amaçla da Allah bu dünyada insanı tedirgin edecek, korkutacak nice şeyler yaratmış; depremler, yangınlar, hastalıklar gibi. Ta ki insan rabbine sığınsın, küçük bir firavun gibi değil, gerçek bir kul gibi yaşasın.
Örneğin bir hadiste Peygamberimiz (asm) dünyanın sonuna doğru, yani ahirzamanda, eski devirlerde olmayan yeni hastalıkların çıkacağını haber vermiş. Nitekim AIDS, Domuz Gribi gibi yeni hastalıkları görüyoruz. İşte bunun bir sebebi de şu olsa gerektir ki, tıp ilerleyip, bilinen hastalıklara çözüm bulunduğunda, insanlar gevşekliğe kapılmasınlar ve etraflarında daima Allah'a sığınmalarını netice verecek, tedirgin edici hastalıklar bulunsun.
Cin konusu da aynen bunun gibidir. Normalde bizim görmediğimiz, ama bazen bizi görebilen ve nadir de olsa bize zarar verebilen cinlerin Kuran'da haber verilmesi de, insanı gevşeklikten kurtarıp rabbine yöneltmeye yarar diyebiliriz.
Hatta şeytanın yaratılması bile, benzer bir hikmet içerir. Allah şeytanı, insan ondan Allah'a sığınsın diye yaratmıştır bile denilebilir.
Bir de tersini düşünelim. Farz edelim ki şeytan yaratılmamış, cinler yok, hastalıklar yok, felaketler yok, herkesin keyfi yerinde. Bu konumdaki insanlar Allah'a yönelir miydi acaba? Yoksa "Her şey yolunda, sorun yok, yardım gerekmez. Ben kendi işimi hallederim." gibisinden bir küstahlığa mı düşerlerdi?
Kısacası, Allah her işini hikmetle yapar. İlk anda kötü gibi görünen olaylarda bile sonsuz rahmeti tecelli eder. Ve onun korumasına sığındıktan sonra, ne cinler, ne şeytanlar insana bir zarar veremezler.




3 Aralık 2014 Çarşamba

Her şakada bir gerçek vardır

Mizah, ruhsal savunma mekanizmalarından biridir. Yani kişi, kendisinde gerilim oluşturan ve açıkça ifade etmesi de uygun olmayan bazı düşüncelerini, şaka görüntüsü altında ifade edip, kısmen rahatlamaya çalışır.
Tabii bu süreç genellikle bilinç dışı olarak gerçekleşir. Yani şahıs, neden öyle bir şaka yaptığının, bu şakayla hangi saklı düşüncesini dile getirerek rahatladığının farkında değildir çoğunlukla.
Bu konuyu dile getirme amacım da bu zaten: Farkındalık oluşturmak. Yani hem kendi yaptığınız şakaların altında yatan gerçeklerle yüzleşmenizi, hem de birisi size 'şaka yollu' bir şeyler söylediğinde, onun aslında neler düşündüğünü anlamanızı sağlamak.
Şakaların altındaki gerçeği görmenin yolu çok basittir. Tonlamaları, mimikleri ve gülümsemeleri bırakıp, sadece söylenen sözleri kağıda döktüğünüzde, ortaya ne anlam çıkıyorsa, onu gerçek olarak kabul edebilirsiniz.
Geçenlerde bir dostumun işyerini ziyaret ettim. Arkadaşlarıyla sohbet ediyorlardı. Bu arada bir tanıdıkları daha geldi. Guruptan biri o şahsı görünce şaka yollu, "Sen hala ölmedin mi?" dedi. Herkes gülüştü. Arkadaşıma döndüm, "Belli ki aralarında gizli bir düşmanlık var. Hatta ölmesini isteyecek kadar." dedim.
"Abartma ya, şaka yaptı sadece." dedi.
Ona sordum: "Gerçekten sevdiğin birini düşün. Babanı, çocuğunu vs. hayal et. Ona böyle bir şaka yapar mısın?"
Bir an düşündü. "Asla yapmam." dedi. "Galiba haklısın."
Ve belki uç bir örnek olacak ama, siz sahabe efendilerimizin Resullullah'ı (asm) görünce "Yine mi sen çıktın karşıma ya Resulallah? Bir kurtulamadık senden." gibi bir şaka yaptıklarını hiç duydunuz mu? Tabii ki hayır. Hatta hayal bile edilemez. Peki neden? Zira kişi gerçekten, samimiyetle sevdiği birisine, böyle bir sözü şakayla bile söylemez. O zaman bu tip bir şakayla karşılaştığınızda biraz düşünün derim.
Unutmayın ki, şakalarımızı bilinç altımızda hazır bekleyen malzemelerden yaparız, hiç aklımıza, hayalimize gelmeyen şeylerden değil. Eğer bir kişiye için için kırgınsak, ona olumsuz içerikli şaka yapmamız çok muhtemeldir.
Ve ters taraftan bir örnek: Diyelim ki bir sohbet sırasında bir arkadaşınızın sözünü beğenip onu biraz övdünüz. Eğer o, şaka yollu böbürlenip "Ne sandın? Karşında büyük bir alim var." derse, gerçekten kendini büyük bir alim zannediyor demektir.
Eğer derseniz ki, "Her şakada..." şeklinde genelleme yapmak, biraz abartılı değil mi?
Cevaben derim: Haklısınız, bütün genellemeler tehlikelidir. Ama isterseniz buna siz karar verin. Biraz gözlem yapın sohbetlerinizde, çok ilginç şeyler bulacaksınız, eminim. Denemesi serbest.